PROF DR DOĞAN CÜCELOĞLU VEFAT ETTİ. 

 Son dakika bilgisine göre tanınmış psikolog ve yazar Doğan Cüceloğlu, İstanbul Beşiktaş’ta yaşadığı dairede ölü bulundu. Herhangi bir darp cebir izinin olmadığı öğrenildi. Cüceloğlu’nun kesin ölüm nedeni Adli Tıp incelemesinden sonra belli olacak. 1938 doğumlu olan Doğan Cüceloğlu 83 yaşındaydı. Olayla ilgili soruşturma başlatıldı.

Ünlü psikolog Doğan Cüceloğlu, İstanbul Beşiktaş’ta yaşadığı dairede ölü bulundu. Olayla ilgili soruşturma başlatıldı. Markete giden eşinin dönüşte Cüceloğlu'nun cansız bedeniyle karşılaştığı bildirildi.

 DOĞAN CÜCELOĞLU KİMDİR?
İletişim psikolojisi uzmanı Doğan Cüceloğlu, kırktan fazla bilimsel makalesi ve çok sayıdaki kişisel gelişim kitabı ile tanınıyor.
Mersin'in Silifke ilçesinde 11 çocuklu bir ailenin 11. çocuğu olarak dünyaya gelmiş ve ortaokulu orada bitirmiştir. Ankara ve Kırklareli'de liseyi bitirip İstanbul Üniversitesi Psikoloji bölümünden mezun Cüceloğlu, ABD'de Illinois Üniversitesi'nde Bilişsel Psikoloji doktorasını yapmıştır.

Türkiye'nin tanınan bilenen psikoloğu idi. Paylaşımları ile topluma moral veriyordu. Toplumu dert edinen bir insandı.

Son olarak paylaşımları

Değerli okurlarım,

Dun

Bu akşam 16 Şubat saat 21.00’da Instagram hesabım üzerinden Özgür Bolat ile yapacağım canlı yayına beklerim. Sevgiler, selamlar

13 Şubat

Yürüyordum, gördüm, kaldırımın üstüne çöp konteynerinin yanına atılmış bir "odun" ; geçtim gittim. Sonra içim sızladı. Onun görünüşte kendine özgü koca bir tarih olduğunu düşündüm, bir tarih yatıyordu aslında. Geri döndüm; özür dileyen bir tutum içinde yeniden baktım ve resmini çektim. İmkanım olsa sandalyeme oturup bu kütük parçasına saatlerce bakabilirim. Hayatı kolay olmamış. Baya savaşlar verilmiş. Kendine çapında bir kahraman...
İşte böyle duygular içinde resmini çektim ve sizlerle paylaşmak istedim. Selamlar.

SOHBET EDEN İNSAN OLMAK

Değerli okurlarım Twitter hesabımda;
“Geçmişi ve geleceği ile sohbet edebilen bir insan” olmak önemli ve anlamlı bir gelişim aşamasıdır, diye yazmıştım. Bir okurum aşağıdaki şu şiir ile geri dönüş yaptı. Paylaşmak istedim. Selamlar, sevgiler.

20 yaşında ben
35 yaşımda ben
40 yaşımda ben ve
bugünkü ben dördümüz.

Birden yirmi yaşımı, otuz beş yaşımın
karşısına oturttum.
Kırk yaşımın karşısına da, ben geçtim.
Yirmi yaşım, otuz beş yaşımı tutucu buldu.
Kırk yaşım ikisinin de salak olduğunu söyledi.

Yatıştırayım dedim.
“Sen karışma moruk” dediler. Büyük hır çıktı. Komşular alttan üstten duvarlara vurdular. Yirmi yaşım kırk yaşıma bardak attı.
Evin de içine ettiler.

Ben de kabahat.
Ne çağırıyorsun tanımadığın adamları evine.
...

Not: Değerli Asistanım Gizem Çil şiiri araştırınca Ali Poyrazoğlu’nun 7 Kasım 2004’te yazdığı köşe yazısından şiir haline getirildiğini öğrendim.

9 Şubat

Bugün 9 Şubat 2021. 83 yıl önce sabaha karşı 9 Şubat 1938 günü doğmuşum. Bir dost araştırmış o gün Ankara'da basılan ULUS gazetesini bulmuş ve bir de not yazarak bana verdi. Notta şunlar yazıyordu: "Siz dünyada ilk nefeslerinizi alırken, birisi bir yerde bu gazeteleri okuyordu. Belki kahvesini yudumlarken, belki otobüsle işe giderken, belki de elinde kalemi aylık giderlerini karalerken... Kim bilir?.. O günün aslında en büyük olayı aslında sizin doğmuş olmanızdı ama dünya bundan habersizdi. İyi ki doğdunuz, iyi ki varsınız!"

Nice doğum günlerinde buluşmak üzere tüm dostlara selamlar, sevgiler.

4 Şubat

"Eğitimin en güçlü aktörü öğretmendir. Okulun bahçesi, spor salonu, laboratuvarları, teknik donanımı ne kadar iyi olursa olsun, öğretmen iyi değilse, okul iyi eğitim veremez."

Doğan Cüceloğlu

 

 BİRİ CENNET ÖBÜRÜ CEHENNEM

Yaşam bir ekip işidir; unutulmaması gereken en temel gerçek! Aynı aile, apartman sakinleri, mahalle, kent, ülke ya da dünya; barış ya da savaş içinde olabilir. İlişkilerimizin temelindeki niyet ne? BEN niyeti sorun üretir, BİZ sorun çözer. Eşimize, çocuğumuza, komşumuza, vatanımıza, dünyaya BEN gözüyle mi, BİZ gözüyle mi bakıyoruz? Evet, yaşam bir ekip işidir; öğrenmemiz gereken temel gerçek bu.

 

 

SORUMLULUK KİMİN?

Sağlıklı bir aile ortamının oluşması için eşler arasında sorumluluk paylaşımı önemlidir. Şunu açık seçik belirtmek isterim ki, çocuğun yetişmesinden baba da anne kadar sorumluluk alıp kolları sıvayarak sahaya inmez ve etkin bir biçimde yer almazsa çocuğunun hayatında ve eşler arasındaki ilişkide bir şey hep eksik kalır.
Sorumluluğun adil paylaşımını engelleyen kültürel kalıpların farkında mısınız? Birçok yörede babanın sorumluluğu evin geçimini yüklenmesi şeklinde anlaşılır. Halbuki baba çocuğunun eğitiminden ve yetiştirilmesinden de sorumlu olmalıdır.

Sağlıklı ailenin en temel özelliği anne ve babanın doğumdan itibaren aktif olarak çocukların hayatında yer almasıdır. Doğumundan itibaren çocukla kurulan ilişki başka hiçbir zaman ve hiçbir şekilde kurulamaz. Genellikle birçok toplumda baba bu dönemde geri durur ya da geri itilir. Ne var ki, hem çocuk için hem de baba için yaşamın en anlamlı zenginliklerinden biri baba çocuk ilişkisidir.
Çocuğun altını değiştirmek de dahil, baba aktif olarak işin içinde olduğu zaman çocuğun yetişmesinde önemli farklar oluşmaktadır. Bu konuda yapılmış araştırmaların sonuçlarından görülüyor ki, bebeklikten itibaren kolları sıvayıp babalık yapanların “babaya doymuş” çocukları, daha girişimci, daha güvenli, yabancılarla ilişkilerinde daha başarılı oluyorlar. Baba etkileşimiyle büyümüş çocuklar zorlukları görünce kaçmıyorlar, üzerine gidiyorlar. Geleceğe umutla bakıyorlar ve yaptıkları işlerde daha sebatlı oluyorlar.

(Geliştiren Anne Baba s.114-115)

 

DOĞAN CÜCELOĞLU'NDAN BÜTÜN ANNE BABALARIN VE ÖĞRETMENLERİN OKUMASI GEREKEN BİR HİKAYE

Bir gün seminere başlamadan önce kısa boylu güler yüzlü birisi geldi, Hocam elinizi öpmek istiyorum, dedi. Ben el öptürmekten pek hoşlanmadığım için, yanaktan öpüşelim, dedim, öpüştük. Aramızda şöyle bir konuşma yer aldı:
- Hayrola, neden elimi öpmek istedin?
- Hocam, üç yıl önce sizin bir seminerinize katıldım. Hayatım değişti.

O seminerden sonra daha mutlu bir ailem var ve size teşekkür etmek istiyorum; onun için elinizi öpmek istedim.
- Ne oldu, nasıl oldu?
- Üç yıl önce şirketimizin organize ettiği iki günlük bir seminerde bizimle beraberdiniz. O seminerin bitişine doğru dediniz ki, "Bir insanın ana vatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına
olanaklar yaratmaktır."Bir süre sustu, bir şey hatırlamak ister gibi düşündü, sonra konuşmaya devam etti:
- Hatta daha da ilerisi için söylediniz; dediniz ki, "Bir ulusun en önemli görevi çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına
olanaklar yaratmaktır." Ben bir baba olarak sizi duyduğum zaman kendi kendime düşündüm: Ben bir baba olarak çocuğumun çocukluğunu doya doya yaşamasına fırsatlar yaratıyor muyum? Böyle bir sorunun o zamana kadar hiç aklıma gelmediğini fark ettim. Ben ne yapıyorum, diye düşündüm.
Benim yaptığım sanırım birçok babanın yaptığının aynısıydı. Dokuz yaşındaki oğlum ben işten eve gelince beni görmemeye, benden kaçmaya çalışıyordu. Neden kaçmaya çalışıyordu, biliyor musunuz, Hocam?
- Hayır, neden?
- Çünkü onu görünce hemen şu soruyu soruyordum. "Oğlum bugün ödevini yaptın mı?" Tuhaf tuhaf bakıyor, gözünü kaçırıyor, daha da
*sıkıştırınca, hayır anlamına gelen, "cık" sesini çıkarıyordu.* Kızıyordum, söyleniyordum, "Niye yapmıyorsun ödevini!" diyordum.
Aramızda sürekli tartışmalar, sürtüşmeler oluşuyordu. Tabii bunun sonucunda bütün aile huzursuz oluyordu.
Burada biraz sustu, soluklandı. Sanki hatırlamak istemediği anılar vardı; onların üstesinden gelmeye çalışıyordu. Sonra konuşmaya devam etti:
- Ben sizin seminerinizden çıktıktan sonra düşünmeye başladım. "Ben ne biçim babayım," diye kendime sordum. Seminer için geldiğim*
İstanbul'dan çalışma yerim olan Kayseri'ye gidinceye kadar düşündüm; otobüste bütün gece düşündüm ve sonra kendi kendime dedim ki, eşimle konuşayım, biz birlikte bir karar alalım. Diyelim ki bu çocuk isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama doya doya çocukluğunu yaşasın.
- Radikal bir karar!*
- Evet, uçta bir karar, ama bu karar içime çok iyi geldi, Hocam.
Gerginliğim, üzüntüm gitti, içim rahat etti. Ben eve gelince eşime dedim ki, hadi gel otur, konuşalım. Yemekten sonra oturduk konuştuk, çocuklar yattı biz konuşmaya devam ettik. Seminerde anlatılanları aktardım, böyle böyle böyle diye izah ettim ona ve en nihayet dedim ki, ya benim gönlümden ne geçiyor sana söyleyeyim. Bizim oğlumuz var ya bizim oğlumuz, o isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama çocukluğunu yaşasın! Şimdiye kadar onun çocukluğunu yaşamasıyla ile ilgili pek bir çaba göstermedik, bir bilinç göstermedik, oluruna bıraktık. Gel şimdi değiştirelim bunu.
- Eşiniz ne dedi?
- Hocam biliyor musun ne oldu?
- Ne oldu?*
- Karım hayretle bana baktı ve dedi ki, "Bu ne biçim seminer be! Kim bu adam? Öyle şey mi olur; yok bizim ki çocukluğunu yaşayacakmış!
Bizim çocuk çocukluğunu yaşarken öbürküler sınıflarını geçecek ilerleyecek! Öyle şey olmaz."

- Anlıyorum; anne olarak çocuğunun geride kalmasını istemiyor, kaygılanıyor!
- Fakat hocam ben pes etmedim, bırakmadım, mücadeleye devam ettim.
Her gün, her akşam gece yarılarına kadar karımla konuştum. Üç gecenin sonunda bana, peki ne halin varsa gör, dedi.
- Pes etti, yani. Peki, sen ne yaptın?
- İşte onu dediği günün sabahı eşofmanımı, ayakkabımı şöyle kapının yanına bıraktım işe gittim; işten dönünce oğlumun gözüne baktım ve dedim ki, oğlum bugün doya doya oynadın mı? Bana hayretle baktı ve "Hayır!" anlamına gelen "cıkk" dedi. O zaman, hadi gel beraber aşağıya ineceğiz, oynayacağız, dedim. Eşofmanımı giydim, ayakkabımı giydim, onunla beraber sokağa çıktık. Pencereden arkadaşları bakıyorlarmış, onlar da sokağa çıktılar; birlikte sokakta oyun oynadık. Akşam saat altıdan sekiz buçuğa kadar sokaktaydık. Eve gelince toz toprak içindeyiz, beraber banyoya girdik, duş yaptık. Havluyla kuruladım, çok mutluyduk ve o günden sonra işten dönünce her gün onunla oynamaya başladım. Her gün, her gün, her gün oynadım.

Yedi gün sekiz gün sonraydı galiba, bir gün banyodan çıkarken onu kuruluyorum havluyla, kolumu tuttu, bana döndü ve dedi ki, baba ya, ben seni çok seviyorum. Hocam nefesim durdu, gözüm yaşardı, konuşamadım. Çünkü farkına vardım ki, şimdiye kadar sevdiğini hiç söylememişti. Düşündüm, şimdiye kadar hiç söylemediğinin farkında değildim; belki ömür boyu söylemeyecekti.

"Ne büyük tehlike!" diye düşündüm. Ömür boyu onun bana bu cümleyi söylemediğinin farkında olmayacaktım.
- Demek farkına vardın, seni kutlarım. Senin farkına vardığın bu durum birçok anne ve babanın farkında olmadığı gizil, örtük ama önemli bir tehlike!
- İçimde bir şükür duygusu, havluyla çocuğumu kuruladım ve giydirdim ve artık her gün oyun oynamaya devam ettik. Zaman geçti, iki hafta sonra okul, öğretmen veli buluşması için okula davet etti. Daha önceki veli buluşmalarında öğretmen, "Sizin oğlunuz akıllı bir çocuk, ama ödevleri kargacık burgacık yazıyor, dikkat etmiyor. Sınıfta arkadaşlarını rahatsız ediyor, onları itiyor kakıyor, lütfen onunla konuşun. Ödevlerine ilgi gösterin, sınıfta arkadaşlarını rahatsız etmesin. Ödevlerini doğru dürüst yapsın," demişti. O nedenle öğretmen buluşmasına gitmekten çekiniyordum. Bu davet gelince ben eşime dedim ki, hadi okuldaki buluşmaya beraber gidelim!
Yok, dedi, sen tek başına gideceksin, ben gelmeyeceğim.
- Eşiniz gelmek istemedi!*
- Hayır istemedi. Ya beraber gidelim, diye ısrar ettim hayır hayır sen yalnız gideceksin dedi. Ben yalnız gittim ve diğer veliler geldikçe sıra bende olduğu halde sıranın arkasına geçtim, sıranın arkasına geçtim ki başka kimse olmadan öğretmenle konuşayım, diye.
Mahcup olacağımı düşünüyordum. Her şeyin daha kötüye gittiğini düşünüyordum. En nihayet bütün veliler öğretmenle konuşmalarını bitirip gittiler.
Sıra bende! Öğretmenin karşısına geçtim, bana baktı gülümsedi, siz ne yaptınız bu çocuğa, dedi. Hiç cevap vermedim, önüme baktım. Lütfen söyleyin ne yaptınız bu çocuğa, dedi. "Çok mu kötü hocam?" diye sordum. Gülümsedi, hayır, kötü değil, dedi. "Artık sınıfta arkadaşlarını hiç rahatsız etmiyor, ödevleri iyileşti, tam istediğim öğrenci oldu. Ne yaptınız bu çocuğa siz?"

- Herhalde bir baba olarak çok mutlu oldunuz?
- Hocam biliyor musunuz öğretmenin karşısında ağlamaya başladım.
İnanamıyordum kulağıma, içimden, vay evladım, biz sana ne yaptık şimdiye kadar, duygusu vardı. Eve geldim, karım yüzüme baktı, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı. "O kadar mı kötü?" diye sordu. Ona da cevap veremedim Hocam, ona da cevap veremedim! Ağladım. Daha sonra anlattım.
Hocam onun için sizin elinizi öpmek istedim, teşekkür ediyorum.Benim oğlumun ve onun küçüğü kızımın hayatını kurtardınız. Ailemin mutluluğu kurtuldu. Hakikaten bir insanın anavatanı çocukluğuymuş. Anavatanı mutlu olan bir çocuk çalışmasını, okulunu her şeyini bütün gücüyle yapar ve orada başarılı olurmuş.
"Gel seni yeniden kucaklayayım!" dedim. Kucaklaştık.
"Çocuklar Gülsün diye!" yaşayalım. Çünkü insanın anavatanı çocukluğudur.
Çocuklar gülerek, oynayarak büyürse, sonunda büyükler güler.
Büyükler mutlu olup gülümseyince tüm ülke, tüm insanlık güler.
Çocukların gülmesine hizmet veren herkese selam olsun!

Doğan CÜCELOĞLU