Sultan Abdülhamid Han kutsallar konusunda çok titiz ve duyarlı idi. Avrupa ülkelerinde İslam'a ve Peygamberimize hakaret olduğunda anında sert tepki verir mutlaka o girişimi ince bir siyasetle sona erdirdi.

İşte Sultan Abdülhamidin izledigi ince siyaset ve tarihi gerçekler- ibretler

Fransız Henri de Bornier yazdığı "Muhammed" adlı piyes ile Sevgili Peygamberimize hakaret etmek gayesini güdüyordu. O zaman İslam dünyasının siyasi otoritesini halifeliğini Sultan II. Abdülhamid Hân temsil ediyordu. Fransa'nın tanınmış simalarından Bourneir'in Paris tiyatrolarında sahneye koydurmak istediği piyes, Sultan Abdulhamid'in büyük tepkisiyle karşılaştı. Konu, Fransa ve Osmanlı Devleti arasında ciddi bir krize dönüştü.

Paris Büyükelçisi Esad Paşa derhal Fransız Hariciyesi ve Eğitim Bakanlığı'na başvurdu.

Fransızların verdiği karar Fransa Sefiri Montebello tarafından 22 Mart 1890'da Osmanlı Dışişleri Bakanlığı'na bildiriliyordu. Fransa Cumhurbaşkanı Sadi Carnot'ya bir nişan vererek karardan duyduğu memnuniyeti ifade ediyordu.

Roma’da oynatılmak istenen Fatih Sultan Mehmed hakkındaki hakaret içeren bir piyes de Abdülhamid’in girişimleriyle yasaklatılmıştır. İşin ilginç yanı, Sultan’ın kendi gücünün yetmediği durumda dostu Alman İmparatoru II. Wilhelm’i devreye sokarak bunu başarmasıdır. Yasaklama olayını haber veren 15 Nisan 1890 tarihli bir İtalyan gazetesinde şu satırlar yer almaktaydı:

“Bu dramın sahneleneceği haberi üzerine, Sultan [Abdülhamid adeta], kendisine, bir Rus filosunun Boğaziçi’ne doğru hareket halinde bulunduğu bildirilmiş gibi, heyecana kapıldı. İmparator Wilhelm de [konuyla] ilgilenmiş göründü.”

Hatta 1893 yılında ABD’de sahneye konulan ve İslam Peygamberi’nin hayatını olduğundan farklı yansıtan “Muhammed” adlı tiyatro oyununu, Elçi Alexander W. Terrell ile yaptığı özel görüşmeden sonra hem de federal hükümetin yetkisi dahilinde olmamasına rağmen, bizzat ABD Başkanı Cleveland’ın girişimleriyle sahneden kaldırtmayı başarmıştır.

Abdülhamid Han’ın sevgili Peygamberine, İslamiyet’e ve ecdâdına yönelik küçük düşürücü tavırlara karşı, güçlü Batılı devletleri karşısına alma pahasına müsamahasız, tavizsiz ve kararlı tutumu kısa sürede etkisini göstermiş ve tiyatrolar titizlikle senaryoları incelenerek oynanmıştır. 

Gerek Fransa’da, gerekse İngiltere ve İtalya’da, hatta o sırada İngiliz işgali altında bulunan Hindistan’da Peygamber Efendimiz ve Osmanlı padişahlarına yönelik bu tür hakaretâmiz ifadeler içeren eserlerin sahnelenmemesi yolunda makul bir gelenek oluşmuştur. Nitekim devrin Avrupalı bürokratlarının Osmanlı’nın bu hassasiyetini dikkate almak zorunda kaldıklarını ve basını zaman zaman uyardıklarını görüyoruz. Bu da Abdülhamid’in halifelikten gelen iktidar ve nüfuzunun sadece içeride ve sadece İslam âleminde değil, Avrupa’da da sanılandan daha etkili olduğunu gösteriyor. Bir piyes için koca Alman İmparatoru II. Wilhelm’i bile devreye soktuğuna bakılırsa onun bu işleri ne kadar ciddiye aldığı ve aldırdığı rahatlıkla anlaşılır.

Maalesef II. Abdülhamid tahttan indirildikten sonra ne halifelik silahını ateşlemeden kullanacak “beyaz diplomasi” ortada kalmıştır, ne de Osmanlılık ve halifelikten gelen uluslararası itibar ve nüfuzumuz. Bugün protestolarımızın hal-i pür-melaline bakınca Sultan’ın “Beyaz Diplomasi” tekniğini üniversitelerimizde bir ders olarak okutmak gerektiği ortaya çıkıyor.

Bugün dünyada ve özellikle Avrupa da “düşünce özgürlüğü/hoşgörü” gibi sözlerin arkasına saklanarak müslümanların şuurları uyuşturulmaya çalışılmaktadır. Peygamberimize İslam’a ve İslami Türklüğe sistematik saldırılar yapılmaktadır. Bir müslümanın bu saldırılara karşı dikkatli olması icap eder. Çünkü bu mesele bir fikir meselesi değil iman meselesidir.

2007 senesinde Hz. Muhammed’i (S.A.V) yaptığı karikatürlerde burada zikredilmeyecek bir şekilde resmederek İslam âlemini ayağa kaldıran İsveçli karikatürist Lars Vilks, “Batıdaki Müslümanlar dinlerine yönelik saygısızlığa alışmalı” demişti.

Peki değerli kardeşlerim Müslümanlar buna neden alışmalıdır?

Elbette ki bu hakaretler herkesin kendi makamını göstermektedir. Hz. Mevlana ne güzel buyurmuş: “Mehtaplı bir gecede, köpeklerden ve onların havlamasından ayın ne korkusu olur? Köpek kendi vazifesini yapar, ay da yüzündeki nûru yerlere yayar. Köpeğin havlaması, hiç ayın kulağına değer mi? Hele o ay, Allah'ın has ayı olursa... Yani Allah'ın has kullarından olursa...” (Mesnevî)

Peygamber Efendimiz; “Bir kötülüğü gördüğünüz zaman onu elinizle düzeltin. Şayet buna güç yetiremiyorsanız dilinizle düzeltin. Şayet buna da gücünüz yetmiyorsa kalben buğz edin. Bu ise imanın en zayıf noktasıdır.” buyurmaktadır.

Hz. Muhammed’e yapılan hakaretlere sessiz kalması bir Müslüman için en büyük felakettir. Peygamber muhabbetinin kalplerden silinmesi O’nun ümmeti olduğunu iddia edenleri imansız bir güruh yapar.

İman eden bir Müslüman için Hz. Muhammed her şeyden daha değerlidir. Düşünce özgürlüğü palavrası ile bir insanın en değer verdiği peygamberine saldırmasına sessiz kalan başka hangi konuda sesini yükseltecektir?

Bugün Fransız Macronun İslam karşıtı faaliyetlere izin vermesi Peygamberimizin resmini şehirde sinevizyonla göstermesi İslam dünyasında birkaç cılız tepki kınama dışında tepki oluşturmadı. İslam İşbirliği Teşkilatı varlığı yokluğu bile belli değil. Aksine başkanlığını şu an Türkiye yapıyor. İslam İşbirliği Teşkilatı toplanıp Fransa'ya ağır yaptırım kararı alabilir. Elçilerini geri çekebilir. Ticaretini durdurabilir. 

Bugün Müslüman canı Batılıların nezdinde neden değersiz?

Her gün binlerce Müslüman ölürken haber olmuyor da batıda birkaç kişi ölünce neden daha çok önemseniyor?

Ebû Süfyan, Zeyd İbn’ud-Desinne'yi esir aldığında ona şöyle söylemişti:
“Sana Allah’ ın adını vererek söylüyorum Ya Zeyd, söyle, şimdi senin yerine Muhammed’ in elimizde olup O’nun boynunun vurulmasını ve sende ailenin yanına dönmeyi istemez miydin?”

Zeyd ona şöyle cevap verdi:
– “Vallahi ben ailemin yanındayken Muhammed Aleyhisselâtü Vesselâm’ ın ayağına bir diken batmasına bile razı olamam!” dedi.

Ebû Süfyan, beyninden vurulmuşçasına haykırdı:
– “Muhammed’ in ashabının Muhammed’ i sevdikleri kadar arkadaşları tarafından sevilen bir kimse görmedim.”

Ashabının “anam babam sana feda olsun Ya Resûlullah” sözünden bir Müslüman ne anlıyor?

Kur’an-ı Kerîm’de; “Peygamber, müminlere kendi nefislerinden önce gelir.” (Ahzab 33/6) ilâhî hitabı kime sesleniyor?

O peygamber ki; “And olsun size kendinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız O’ na çok ağır gelir. O size çok düşkün, mü’minlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir.” (Tevbe: 128) ümmetine bu derece düşkün olan bir peygambere ümmetinin de düşkün olması gerekmez mi?

Peygamberlere yapılan haksızlıklara karşı Allah’ın geçmiş ümmetlerin başına neler getirdiğini merak edenler Kur’an’dan bunu öğrenebilirler.

“Kim Allah’ı, Resûlünü ve iman edenleri dost edinirse (bilsin ki) üstün gelecek olanlar şüphesiz Allah’ın tarafını tutanlardır” (Maide, 5/56).

Dedem Sultan II. Abdülhamid Hân'ın Necip Fazıl Kısakürek'in hazırlamış olduğu "Ulu Hakan II. Abdülhamid Han" adlı kitabında geçen meşhur duasını hatırlamamak mümkün mü?

Helal etmiyorum!
Şahsımı değil, milletimi bu hale getirenlere 
Hakkımı helal etmiyorum.
Beni, benim için lif lif yolsalar,
Cımbız cımbız zerrelerimi koparsalar,
Sarayımı yaksalar;
Hanûmanımı, hanedanımı söndürseler,
Çoluğumu gözümün önünde parçalasalar
Helal ederdim de, Sevgili'nin (SAV) yolunda yürüdüğüm için
Beni bu hale getiren
Ve milletimi ateşe atan insanlara
Hakkımı helal etmem!

Allah’a emanet olunuz.