TAHA AKYOL, HUKUKÇU OLABİLİR AMA FIKIHÇI DEĞİLDİR: BİLMEDEN KONUŞUYOR

OSMANLI DEVLETİ’NDE İSLÂM’IN FAIZ YASAĞI ÇİĞNENDİ Mİ?

Son zamanlarda, Kur’an Kıraati konunda cahil olan İlber’ler ve nihayet Osmanlı’daki fazi konusunda ise, fıkıhçı olyana Taha Akyollar konuşmaya başladı. Bunların hiç biri İslam Hukuku uzmanı değiller. Bunlar Cumhuriyetin laik müftüleri!

Evvela, biraz sonra açıklayacağımız gibi, Ebüssuud’un kanun haline getirdiği Horasan alimlerinin asırlar evvel hükme bağladığı azami % 12’lik kâr payıdır; ribh kâr payı demektir; faiz değildir. Ancak mu‛amele-i şer’iyyenin, tıpkı va‛de farkı gibi, tartıömalı olduğu malumumuzdur. Ebüsssuud cevâz verenlerdendir.

Saniyen, buna faizdir diyenler, şer’at câhili Ömer Lütfi Barkan, Halil İnalcık gibi, Arapça dahi bilmeyen tarihçilerdir.

Salisen, Akyol’un şahid olarak gösterdiği Musa Carullah ve benzerleri, reformistlerdir.

Rabian, Ebüssuud Efendi ve ondan asırlar evvel gelen Mâverâünnehir âlimleri, bey‛ul-îneyi esas alarak ve Ebüssuud’un ifadesiyle % 12 rıbha yani kâra yani va‛de farkına fetvâ vermişlerdir.

ŞİMDİ KONUYU AÇIKLAYALIM:

Hanefî mezhebinin dışındaki fıkıh mezheplerinden, Mâlikîlerin kayıtsız şartsız mu’temet görüş olarak, Şâfi‘îlerin ise, süs eşyası olarak kesin, ama geliri temin edilerek fakirlere verilmek üzere yapılan nakit para vakıflarını ise ihtilaflı bir şekilde ve Hanbelîler ise yine ihtilaflı olmakla beraber, nakit para vakfını câiz görmektedirler. Hanefî mezhebinde ise, menkul vakfı konusunda değişik görüşlerin bulunduğunu ve genellikle nakit para vakfının “örfen vakfı kabul edilen menkuller” gurubuna sokulduğunu biliyoruz.

Fıkıh kitaplarında küçük bir fıkhî mesele olan nakit para vakfı meselesi, Osmanlı Devleti’nde tatbikatta önem kazanması; nakit para vakfının cevazı konusunda Osmanlı hukukçuları ve şeyhülislâmlarının uzun süre münakaşa etmeleri; vakıf paraların işletilmesi yollarından biri olan “mu‘âmele-i şer‘îye“ usulünün İslâm’ın yasak ettiği “faiz“ konusuyla yakından ilgili olması ve benzeri sebeplerden dolayı, vakıf hukukunun en önemli mevzularından biri haline gelmiştir. Maalesef Cumhuriyet devrinde bu konuda yapılan araştırmalarda, meselenin sadece bir yönünün yani faizle ilişkisinin ele alınması ve İslâm Hukukundaki bazı müesseseler de bilinmeden yanlış sayılabilecek bazı yorumlara gidilmesi, bu konudaki araştırmaların önemini arttırmaktadır. Osmanlı uygulamasında ve bu cevazı veren Hanefî mezhebi hukukçularının görüşünde, vakıf paraların tek işletilme yolu “mu‘âmele-i şer‘îye” olmadığı halde, diğer şıklar unutulmuş ve her nedense hep bu şık üzerinde durulmuştur.

Ana kaynaklardan öğrendiğimize göre, vakıf paraların üç şekilde, tahsis edildiği cihete intifâ‘ ettirilmesi mümkündür: Birincisi, mudarebe şirketi kurarak elde edilen kârın tasadduk edilmesi; ikincisi, fakirlere ve tahsis edilen kimselere ticâret sermayesi olarak verilmesi yani kredi olarak kullanılması ve üçüncüsü ise, Osmanlı tatbikatında mu‘âmele-i şer‘îye denilen usulle gelir sağlanarak (istirbah edilerek), elde edilen kâr ve gelirin fakirlere dağıtılmasıdır. İşte yapılan araştırmalarda sadece üçüncü şık üzerinde durulmuş ve Osmanlı Devleti’nin faizi tamamen câiz gördüğü şeklinde garip bir iddia ortaya atılmıştır.

Şer‘î bir usulün suiistimali sebebiyle, bu iddialara kısmen hak vermek ve suiistimal ile Birgivi’nin zikrettiği bazı sakıncaların vakıada az da olsa görüldüğünü kabul etmek mümkün olsa bile, Osmanlı Devleti’nin faizi uyguladığını söylemek mümkün değildir.

Vakıf paraların Osmanlı tatbikatında uygulanan işletme usullerinden en önemlisi, Osmanlıların “mu‘âmele-i şer‘îye“ dedikleri bir usuldur. Bu şekilde elde edilen gelire “ribh=kâr”, “nema=gelir”; parayı gelir getirmek üzere vermeye “istirbah=kâr getirmek için paranın işletmeye verilmesi” ve “istiğlal=gelir getirtme” ve işletme tarzına da “mu‘âmele-i şer‘îye” ve “mürabaha-i mer’iyye“ veya sadece “mu‘âmele” ve “mürabaha” denilir.

Mu‘âmele-i şer‘îye denilen vakıf paraları işletme usulünün hukukî dayanağı İslâm hukukunda “bey’ ül-îne“ diye bilinen bir satım akdi çeşididir. Önce bu satım akdini ve hükmünü öğrenelim. Bey’ül-îne, bir malın veresiye olarak satılıp, alıcıya teslim edildikten sonra, yine alıcıdan peşin, ama daha az bir bedelle satın alınmasıdır. Meselâ bir mal, (A)’ya veresiye olarak 50.000 TL. ya satılır. (A), henüz parayı ödemeden, aynı mal 40.000 TL. ya geri satın alınırsa, bu, bey’ül-îne olmuş olur. Bu satım akdinin değişik şekilleri olabilir. Mühim olan veresiye alıp, peşin satarak bir ödünç para bulmak ve para sahibine de fazla bir miktar kazandırmaktır. Çeşitleri konusunda daha sonra bilgi vereceğimiz bu satım akdi çeşidinin meşrûiyeti hakkındaki görüşlere gelince; bu bizim için önemlidir:

Şâfi‘î hukukçular, bu çeşit akitlerin câiz olduğunu belirtirken, Mâlikîler, Hanefîlerin çoğunluğu ve Hanbelîler câiz olmadığını kabul etmektedirler.

İşte iktisadî zaruretler ve halk arasındaki örf ve adetlerin de baskısı ile ve hayır yollarını kapamamak gayesi ile bey’ül-îne diye bilinen bu mu‘âmele, Osmanlı hukukçuları tarafından, yukarda zikrettiğimiz şekilde vakıf paraların işletilmesi için bir usul olarak ittihaz edinilmiş ve Ebüssuud’dan önce de diğer hukukçular tarafından “şer-i şerife” uygun hale getirilen şekli kabul ve tatbik edildiği için adına da “mu‘âmele-i şer‘îye“ denilmiştir. Bu mu‘âmele faizden kaçınmak için ta Hz. Peygamber devrinden beri bilinen ve Şâfi‘îler tarafından tamamen benimsenen bir hukukî çaredir. Her “hile-i şer‘îye“ hileli ve muvazaalı bir yol demek değildir. Ayrıca “hile-i şer‘îye”leri “kanuna karşı hilelerle” de karıştırmamak gerekir. Bu mu‘âmelenin suiistimal edildiği fikrine katılmak mümkün ise de, tamamen faiz olduğu fikrine katılmak, hele “ribh“i faiz diye, “istirbah“ı faize vermek şeklinde yorumlamak tamamen yanlıştır.

Bir kısım araştırmacıların Osmanlı Devleti’nde faizin serbest olduğu ve uygulandığı şeklindeki iddiaları, Osmanlı kanunnâmelerindeki kesin hükümlerle çürütülmektedir. Adaleti sebebiyle “adîl” unvanını alan Yavuz'un umumî kanunnâmesindeki hüküm bunun bariz bir misâlidir. Bir kısım İslâm hukukçusu tarafından caiz görülen bey'ül-îne'nin yani Osmanlı kanunnâmesindeki ifadesiyle mu‘amele-i şer‘îyyenin faiz diye takdimi ise meseleyi bilmemek demektir.

“42. Ve mu‘âmele-i şer‘îyye edenin onun on birden ziyâde ettürmeyeler ve şer‘î mu‘âmele etmeden kat‘â ribâ etdürmeyeler.”

(İbnül-Hümam, c. 5, sh. 51; Elmalı, İA, 64; Ömer Hilmi, AE, m. 58; Kadri Paşa, KA, md. 60-61; Fetâvây-ı Tatarhaniye, c. I, vrk. 365/A; Ebüssuud, Vakf-i Menkul, Vrk. 4; Çivizâde, Ebüssuud'a Reddiye, Süleymaniye kütp. Reşid Efendi, nr. 1177, Vrk: 161; Şevkâni, c. 5, sh. 234; İbn-i Kudame, c. 4, sh. 174-176; c. 4, sh. 290-293; İbnül-Kayyım, c. 3, sh. 323-324; İbn-i Abidin, c. 5, sh. 273, 325,326; c. 4, sh. 363-364; Şevkâni, Neylül-Evtâr, c. 5, sh. 234; İbn-i Hazm, c. 9, sh. 40 vd., 47 vd.; Barkan, Ömer Lütfü/Ayverdi, Ekrem Hakkı, İstanbul Vakıfları Tahriri Defteri, 953/I546 Tarihli Tahrir Defteri, İstanbul 1970, Önsöz, sh. XXX vd.; Çağatay, sh. 48 vd.; İbn-i Kemal, Fetvâ Mecmuası, Millet kütp. nr. 80, sh. 131 vd.; Ebüssuud, “haram dememek gerek” derken, İbn-i Kemal “hile Allah'ı aldatmaktır” diyene ta’zîr cezası lazım geldiğini söylemiştir. Barkan-Ayverdi, sh. XXXIV; Bir fetvâda mülk akçenin de “tamam sıhhat üzerine muamele-i şer'iye edicek ribhinin helal” olacağı Ebüssuud tarafından belirtilmektedir. Fetâvây-ı Yahya Efendi, Vrk: 265/B, 126/B- 127; Kanaatimizce tam doğru olmayan diğer bir görüş için de bkz: Turan, Osman, “Faizle Para İkrazına Dair Hukukî Bir Vesika”, Belleten, c. XVI 1952, sh. 251-260; Çağatay, Neş'et, “Osmanlı İmparatorluğunda Riba-Faiz Konusu Para Vakıfları ve Bankacılık”, VD, c. IX, sh. 39-56.