Yedi kıtaya adaletle hükmeden, Halife yani yeryüzünde Allah'ın gölgesi olan Müslümanların halifesi Osmanlı padişahları neden Hacca gitmezdi?

Kendi yerlerine Hacca gitmesi için vekalet verdikleri kişiler kimlerdi? Hanedanın kadın üyeleri bu ibadetleri yerine getirir miydi?

İbadet masraflarını ceplerinden mi öderlerdi?

Emevi ve Abbasi halifelerinde durum neydi, onlar Hac ibadetlerini nasıl yerine getirirdi?

Soru şöyle: “Bir gazetede hiçbir Osmanlı padişahının hacca gitmediğini, bazılarının şarap içip şiir yazdıklarını okudum. Bunlar ne kadar doğru?” 

Elcevap: Konuyla ilgili en kapsamlı makale Prof. Dr. Abdülkadir Özcan''ın kaleminden... Meseleyi tüm yönleriyle açıklayan Özcan, konuyu öncelikle 'fetret' açısından ele alıyor: ''Osmanlı Devleti'nde padişahsız dönemler 'fetret' olarak algılanırdı. Bu bakımdan değil Hacca gitmek, tahttan indirilmek endişesiyle III. Murad cuma namazlarına bile gidemiyordu.''

Prof. Dr. Özcan, makalesinde bu konuya ilişkin ''İslam alimleri dışarıdan saldırı, içerideyse fitne çıkma ihtimali varsa ve bundan da Müslümanlara zarar gelecekse halife ve sultanların Hacca gitmelerine gerek görmemiş, kamunun huzurunu şahsi ibadetten üstün tutmuştu'' bilgisini paylaşıyor.

Tarih bilgisinin gazetelerden değil, tarihî belgelerden alınması gereğini hatırlattıktan sonra, Osmanlı padişahlarının çoğunun şiir yazdığını, hatta bazılarının (meselâ Fatih) “divan” sahibi olduğunu belirtelim. 

Ama şarap içtikleri hem bir genelleme, hem de bir aldatmacadır. Bu iftira öncelikle Yıldırım Bayezid’e yöneliktir ki, dini salâhatı, yaşça geçkin olmasına rağmen, “Bize böyle fazıl ve kâmil bir damat gerektur” diyerek kızını büyük din bilgini Emir Sultan’a (asıl ismi Şemsüddin Muhammed Buharî) verecek kadar yüksek seviyededir.

Öte yandan, Emir Sultan’ın dini hükümlere bağlılığını bilenler, padişah bile olsa, içki içerek dinin hükmüne karşı gelen birinin kızını almayacağını da iyi bilirler.

Sultan Dördüncü Murad’ın içki içtiği söylentisi ise, Safevi casusları tarafından, milleti padişahından soğutmak amacıyla çıkarılmış bir dedikodudur. 

Sultan Murad “gut hastalığı”na müptelâ idi. Mafsallarında zaman zaman dayanılmaz ağrılar hissederdi. Biraz olsun rahatlamak için de, doktorlarının tavsiyesiyle afyon alırdı. Afyonun uyuşturucu etkisi olduğu için, bazen padişahın dengesi bozulur, salınarak yürürdü. Osmanlı Devleti ile arası açık olan Safevi casusları, işte bu görüntüyü kullanarak padişahın içki içtiğini yaydılar.

Hac meselesine gelince: Osmanlı padişahları tüm icraatlarını şeyhülislâmın fetvasına dayandırmak zorundaydılar…

Bu hükümden biraz olsun ayrılan (meselâ Yavuz Padişah, bir gün Hıristiyanların zorla Müslüman yapılmasını emredince, Şeyhülislâm Zembilli Ali Cemali Efendi buna şiddetle karşı çıkmış, böyle bir yetkisi olmadığını, ısrar etmesi halinde ise tahttan indirilmesi için “fetva” vereceğini söylemişti. Yavuz Padişah ancak bu ciddi tehdit karşısında verdiği karardan dönmüş, iş tatlıya bağlanmıştı) padişahlar, karşılarında şeyhülislâmı buluyor, şiddetli tepki görüyorlardı. 

O kadar ki, Kanuni Süleyman, her icraatını Şeyh’in fetvasına uygun yaptığını göstermek için fetva dolu sandığın mezarına konmasını istemiş, İslâm inancında buna yer olmadığını söyleyerek merak içinde sandığı açtıran Şeyhülislâm kendi fetvalarını görünce, başını ellerinin arasına alıp şöyle mırıldanmıştı: 

“Sen kendini kurtardın Süleyman, ya biz kendimizi nasıl kurtaracağız!”

Böyle bir dünyada, dinin hükmüne aykırı icraat yapmanın imkânsızlığı ortadadır. Demek oluyor ki, padişahların hacca gitmemesi, altı yüz yıl Osmanlı’yı İslâm çizgisinde tutmak için kılı kırık yaran İslâm alimlerinin fetvasıyla gerçekleşmiştir.

Peki ama neden böyle bir fetva verdiler?..

1. Osmanlı Devleti “İ’la-yı Kelimetullah” (Allah inancını yayma) gibi bir misyon üstlendiğinden sürekli savaşın içindeydi. Savaş içindeki bir ülkenin padişahı, uzun süre başkentten ayrılamazdı. Hacca gidip gelmek ise, o günlerin şartlarında aylar sürüyordu. Bu zaman içinde devlette fitne çıkabilirdi. Sultan İkinci Murad’ın (Fatih’in babası) Manisa’ya çekilmesini fırsat bilen Avrupa’nın, Macaristan öncülüğünde birleşip Osmanlı üstüne haçlı seferi açtığını unutmayalım.

2. Padişahlar sıradan vatandaşlar gibi tek başlarına hac edemezlerdi. Kara ve deniz yoluyla giderken, uğrayabilecekleri saldırılardan korunabilmek için, yanlarına bir ordu almaları gerekiyordu. Ayrıca aşçıları, özel muhafızları, danışmanları, vezirleri ve komutanları da yanlarında olmalıydı. 

Devlet boşluk kabul etmez. Bu yüzden padişahlar hacca giderken de devleti idare etmek zorundadırlar. Elçiler gönderecekler, gelen elçileri kabul edecekler, geçtikleri bölgelerin fukarasına sadaka dağıtacaklardı…

İstanbul’la aralarındaki iletişimin devamı için de, ulakların (habercilerin) sürekli gelip gitmeleri lâzımdı…

Yani hacca savaşa gider gibi gidecekler, bunun için de çok büyük masraflara katlanacaklardı…

Hiçbir padişah kişisel servetinden bunu karşılayamazdı. Çünkü hiçbir padişah o kadar zengin değildi. Masrafları devlete yüklemeleri ise helâl olmazdı: Neden derseniz hac devletin üzerine değil, kişinin (yani padişahın) üzerine farzdır…

Fetva işte bu değerlendirmeler sonucu verilmiş, padişahlar bu yüzden hacca gitmemişlerdir. 

PADİŞAHLAR HACCA VEKİL GÖNDERMİŞLERDİR..

İki padişaha vekalet eden Zahid Efendi

Prof. Dr. Arzu Terzi ise vekaleten yaptırılan Hac ibadetine değiniyor. Vekaletle Haccın dönemin ünlü alimlerinin fetvası alınarak gerçekleştirdiğine dikkat çeken Terzi, padişahlara vekaleten Hac ibadeti yapacak kişinin Mekke ve Medine''de ikamet eden kadı, müderris, hatip ve imam gibi ilmiye sınıfı mensuplarının arasından seçildiğini anlatıyor. Bu kişilerde aranılan özellik ise salah, zühd ve takva sahibi olmak... Terzi'nin verdiği bilgiye göre Sultan Abdülmecid'in Hac farizasını yerine getiren kişi Mekke-i Mükerreme Kadısı İmameddin Efendi'ydi. Sultan Abdülaziz ise Medine''nin tanınmış ulemasından Müderris Zahid Efendi''yi, devamında ise Zahid Efendi'nin oğullarını bu vazifesini yerine getirmeleri için vekaletlendirmişti. Prof. Dr. Terzi, vekalet yoluyla yapılan Haccın bedelinin Osmanlı padişahlarının şahsi gelirlerinin toplandığı Ceyb-i Hümayun Hazinesi, ardından yine aynı amaç için kurumsallaşan Hazine-i Hassa tarafından ödendiğini de anlatıyor.

Emevi ve Abbasi halifeleri giderdi

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci ise Emevi ve Abbasi halifelerinin bu ibadeti nasıl ifa ettiklerini şöyle anlatıyor: ''Emevi ve Abbasi halifelerinden Hacca giden vardır. Onların Hacca gitmeleri o devir için bir mahzur doğurmamıştı. Ama devir değişmiş, mesafeler uzamıştır. Kaldı ki hükümdarlar için Hacca gitmemek bir ruhsattır. Abbasi halifesi Harun Reşid dokuz defa Hacca gitti diye diğerleri de gitmeliydi denilemez. Harun Reşid kendisine tanınan ruhsattan istifade etmemeyi tercih etmiştir. İşini bir fetvaya uyarak yapana artık niye böyle yaptığı sorulmaz.''

Şah Sultan kendi kesesinden ödedi

Gelelim Osmanlı Hanedanı''nın kadın üyelerinin Hac ibadetini nasıl yaptıklarına... Prof. Dr. Abdülkadir Özcan makalesinde hanedanın kadın üyelerinden Hacca gidenlerin sayısının fazla olduğuna dikkat çekiyor: ''1573 yılındaki Hacda Osmanlı Hanedanı II. Selim'in kızı Şah Sultan tarafından temsil edilmişti. Şam valisine ve Hac emrine gönderilen fermanda sultan ve maiyetindekilerin şeref misafiri oldukları bildirildiği halde Şah Sultan'ın gerekli malzemenin ücretini kendi kesesinden ödemesi dikkat çekicidir.''