KUL HAKKI

Hz. Muhammed (s.a.v.), borca ve borçluya olan bakış tarzını değişik biçimlerde ifade etmiştir. Bu konulardaki nebevi uyarıların amacı müslümanları borçsuz yaşamaya alıştırabilmektir. Özellikle hiç kimsenin, başkasının ömrünün karşılığı olan emeğini gasp etmesini istememiştir. Şehidin bile üzerinde kul hakkı varken cennete giremeyeceğini söyleyen Allah Resulü, insanlar aldıkları borçları mülklerine geçirmesinler diye bir ara borçluların cenaze namazlarını bile kılmamıştır.[1] Bu münasebetle de kişi öldüğünde İslam fıkhında vasiyet ve (miras’dan) önce borçlarının ödenmesine hükmedilmiştir.[2] Hz. Ali’nin rivayet ettiği bir uygulamada, Resulullah’ın huzuruna bir cenaze getirildiğinde, onun borcunun olup olmadığını sorarmış. Şayet; “ödenmemiş borcu vardır” denilirse o kişinin cenaze namazını kılmazmış.[3] Yine bir defasında musallaya cenaze getirildiğinde; “Üzerinde borç var mı?” diye sormuş. “Evet” cevabını alınca; “peki geride bu borcu ödeyecek mal bıraktı mı?” sorusunu yöneltince; “Evet” demişlerdir. Hz. Peygamber de (s.a.v.) bunun üzerine o kimsenin cenaze namazını kılmıştır. Başka bir günde getirilen cenazenin, borçlu olup geride de bu borcu ödeyecek mal bırakmadığı için Resulullah cenaze namazını kılmamış ve sahabilere: “Siz arkadaşınızın cenazesini kılabilirsiniz.” demiştir. Ebu Katade: “Ben bu kişinin borcunu üstleniyorum” deyince Hz. Peygamber, yeniden cenaze namazını kıldırmıştır.[4] Borçlu kimsenin cenazesini kılmayışını da Peygamber Efendimiz şöyle gerekçelendirmiştir: “Kabrinde borcuna karşılık rehin tutulan ve kıyamet gününde de (önce borçlarından dolayı) hesaba çekilecek adam için cenaze namazı kılmamın size ne yararı dokunacaktır.”[5] “Mümin vefat ettiğinde borcuna mahsuben cennetten alıkonulacaktır. Bu durumda kardeşinizin ister borcunu ödeyin, isterseniz Allah’ın azabına terk edin”[6] Nebevî buyruğu da borçlu ölmenin uhrevi durumunu bizlere hatırlatmaktadır.

İslam devletinin genişleyip maliyesinin güçlenmesiyle beraber Resulullah (s.a.v.), borçluların borçlarını devletin kasasından ödemiştir. Velisi olmayanın velisi olan Resululah (s.a.v.), bu uygulamasıyla kendi sağlığında kimseyi Allah Teâlâ’nın huzuruna borçlu göndermemeye çalışmıştır. Günümüzde ne böyle bir devlet ne de Müslümanların yardım kurumları vardır. Bu kurumlar yoktur diye boşluğa razı olmak yerine ilgili kurumları oluşturmak Müslümanların üzerine vecibedir. Bu sayede Müslümanlar ütopik konuşmaktan da kurtulmuş olacaklardır. Öyle ki kardeşliği kendisine temel argüman olarak seçen tasavvufi kurumların bile “ihvan”a(!) yönelik böyle ciddi bir çalışması yoktur. Kısacası her şey laftan ibaret.

Bu durumda yapılması gereken; iktisatlı yaşamak ve borç batağına düşmemektir. Lüzumsuz harcamalar ve borçlanmalar nedeniyle kendinden sonrakilerin hayatını da ipotek altına almamaktır. Daha küçük yaşlardan itibaren iktisatlı yaşamasını bilen bir nesil yetiştirmektir. İktisat ahlak ilişkisine dair dersler vermek ve bu dersleri tabana yayabilmektir. Dere kenarında abdest alırken bile iktisatlı olmayı öneren[7] İslam kültürünün kültürel zenginlikleri böyle dersler vermeye çok müsaittir. Kaynaklarımız bu bilgilerle doludur; fakat bunların tamamı eğitime bağlı bireysel önlemlerdir. İnsanları, sürekli tüketime teşvik eden reklamların etkisinden kurtarmak da borca dalmamak hususunda bireysel bir tedbir olarak önerilebilir. Günümüzde reklamların etkisinde kalarak kredi kartlarıyla bilinçsiz alışveriş yapmak da ülkemizde halkın borç limitini artırmaktadır. Neticede, alacaklı taraf mağdur edildiği gibi; borçlu da borcunu ödeyemeyince bunalımlara girmekte ve büyük aile faciaları meydana gelmektedir. Yine bu bağlamda gerekli telkin ve teşvik yapılabilir; ikna edilebilirse alacaklı dilerse alacağından vazgeçebilir. Alacaklının dilerse alacağından vazgeçmesine “karz-ı hasen” denilir.[8]Yüce Allah, güzel borç verme diye ifade edilen karz-ı haseni Kur’an-ı Kerim’de şöyle teşvik etmiştir:

“إِنَّ الْمُصَّدِّقِينَ وَالْمُصَّدِّقَاتِ وَأَقْرَضُوا اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا يُضَاعَفُ لَهُمْ وَلَهُمْ أَجْرٌ كَرِيمٌ”

“ Sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar ve Allah rızası için karz-ı hasen yapanlar var ya, işte onlara(verdikleri) kat kat ödenir. Onlar için( Allah katında ) çok değerli bir ödül vardır.”[9] Allah yolunda savaşan mücahitleri techiz etmek anlamına da gelen karz-ı hasen, karşılıksız olduğu gibi daha sonra almak üzere verilen borca da ad olarak verilmiştir. Kur’an, ilk gelen surelerden itibaren sevabını Allah’tan beklemeyi içeren karşlıksız borç vermeyi teşvik etmiştir.[10] Yalnız, borçlanmanın karz-ı hasen olabilmesi için bilinmesi gereken şartları vardır. Şartlarını taşımayan her borç karz-ı hasen değildir. Bu şartlar şunlardır: Borçlanmanın helal sermayeden yapılması, harcamaların meşru alanlarda olması, alınan miktarın netlikle kaydedilmesi, borcun ödenme tarihinin belirtilmesi, ödeme tarihlerine riayet edilmesi ve verilen borca karşılık bir fazlalık istenmemesidir. Borca karşılık istemeyi ve bu niyetle borç vermeyi Hz. Peygamber(s.a.v.) şu hadislerinde yasaklamıştır: “ Menfeat karşılığı verilen her borç faizdir.”[11] Karşılıksız borç verme konusuyla ilgili Hz. Peygamber (s.a.v.) de şu müjde verici teşviki yapmıştır: “Her kim ki Yüce Allah’ın mutlak koruması altına girmek istiyorsa, borçluya/darda kalana genişlik tanısın veya alacağından tamamen vazgeçsin.”[12] Vazgeçilen değil de vazgeçen olmak istiyorsak varlıklı olup iktisatlı yaşamalıyız ve borcun azından da çoğundan da uzak durmalıyız. Bu anlayışa göre “borç yiğidin kamçısı” değil; özgürlüğüne vurulan prangadır. Borçsuz yaşayan özgürdür. Bu hakikati Hz.Peygamber(s.a.v.), kendine has veciz uslubuyla şöyle ifade etmiştir: “ Az günah işle ki Allah(c.c.), sana ölümü kolaylaştırsın; az borç yap ki özgür olarak yaşayasın.”[13] Peygamber Efendimiz’in bu uyarısı yeterince anlaşılsaydı bugün birçok insan tefecilerin, bankaların, çok uluslu şirketlerin sigortalarının ve dünya ticaret merkezinin kölesi haline gelmezdi. Gerek bireysel gerekse toplumsal alanda yapılan borçlanmalar bireyi ve toplumu köleleştirmektedir. Devletlerarası borçlanmalarda borçlu devletin; siyasetini, ekenomisini, hukukunu, eğitim-öğretim programını ve dış politikasını borç veren emperyal zengin devletler belirlemektedir. Çünkü işin doğasında var olan kural şudur: Bugün borç alan yarın buyruk alır.

[1] Hakim, Müstedrek, Büyu’, h. no: 2346, c. II, s. 66.

[2] Beyhaki, Sünen, Vesaya, h. no: 12561, c. VI, s. 437.

[3] Beyhaki, a.g.e, Dıman, I, h. no: 11399, c. VI, s. 121; Tirmizi, 69, Cenaiz, h. no: 1069, c. III, s. 381.

[4] Beyhaki, a.g.e, Dıman, h. no: 11395, c. VI, s. 120.

[5] Beyhaki, a.g.e, Dıman, h. no: 11406, c. VI, s. 124.

[6] Hakim, Müstedrek, Büyu’, h. no: 2214, c. II, s. 30.

[7] İbni Hanbel, Ahmed, Müsned,Çağrı Yay. İst,1981,c.ıı,s.221

[8] Dini Terimler Sözlüğü, Komisyon, MEB. Yay,2009,s.195

[9] Hadid 57/18

[10] Bak:Müzzemmil73/20

[11] Acluni, İsmail b. Muhammed,Keşf’u –l hafa,Beyrut,1985,c.ıı.s.191

[12] İbni Mace, Sadaka, 14, h. no: 2419, c. II, s. 808.

[13] Acluni,İsmail b. Muhammed,Keşf’ü-l Hafa,c.1.s.185

MEHMET SÜRMELİ