DİN İŞLERİ YÜKSEK KURULUNUN % 0.49 FETVÂSI BÂTILDIR!

BU MAKALE, BU KONUDA TARTŞANLAR ARASINDA, TARAFGİRLİĞİ KÖRÜKLEMEK İÇİN DEĞİL; BELKİ YANLIŞ ANLAMALARI BER TARAF ETMEK VE HÜKÜMETİN İYİ NİYETLİ AMA YANLIŞ PROJESİNİ TASHİH ETMEK GAYESİNİ GÜTMEKTEDİR.

1 FAİZ (RİBÂ) YASAĞI

İslam ticaret hukukunda diğer hukukî mu’amelelerde olduğu gibi faiz yasağı vardır. İslâm hukuku ribâ adı altında az çok her çeşit faizi yasaklamıştır. Kur'an, konu ile ilgili bir-iki sayfa hüküm sevkinde bulunduğundan, bütün Müslümanlar faizli mu’amelelerden mümkün olduğu kadar uzak dururlar. Bu münasebetle ribâ yani faiz hakkında kısaca bilgi vermek istiyoruz.

Ribâ yahut fâide şeklinde ifade edilen faiz, malın mal ile değişimi mahiyetindeki akitlerde karşılığı bulunmayan fazlalığa denir. Bu fazlalığın az veya çok olmasına bakılmaz. Kur'an ve hadis tarafından kesin olarak haram olduğu belirtilen faiz, ticarî mu’amelelerin başında yer alan satım ve karz akitlerinde söz konusu olmaktadır. (Kur’an, Bakara, 275-279; Al-i İmrân, 130; Rûm, 39).

İki çeşit faiz vardır:

Birincisi; ribe'l-fadl yani fazlalık faizidir ki, aynı cins malların birbiriyle peşin mübadelesinde söz konusu olan fazlalığa denir. 100 gr. altının 101 gr. altın karşılığında satılması gibi.

İkincisi ise, rib'en-nesîe yani tehir faizidir ki, aynı cins malların birbiriyle veresiye satılmasından doğan veresiye faizine denir. 100 gr. altını 100 gr. altın karşılığında vade ile satmakta olduğu gibi. Hz. Peygamber, her iki faiz çeşidinin de altın, gümüş, buğday, arpa, hurma ve tuz diye altı cins malda söz konusu olabileceğini, bu altı cins malı misal vererek açıklamıştır. Hanefi hukukçulara göre, ölçülebilen ve tartılabilen bütün maddeler, cinsi mukabilinde satıldığı zaman faiz söz konusu olmaktadır. Yani Hanefiler faiz mu’amelelerine illet olarak “cins ve ölçü”yü almaktadırlar. Hz. Peygamber'in "menfaat sağlayan her ödünç faizdir" şeklindeki hadisi de, karz akdindeki durumu vuzuha kavuşturmaktadır. Netice olarak İslam’da basit, mürekkep, temettü' ve benzeri faiz çeşitlerinin tamamı haramdır.

“Çağımızda faiz hususunda ortaya çıkan ilk tartışmalardan biri, Kur’an’da asıl yasaklanan faizin katlı veresiye faizi (ed‘âf-ı mudâafe) olduğu iddiasıdır. Bu görüşün sahibi olan Mısırlı âlim Abdülaziz Çâvîş fikrini 1908 yılında bir konferansta ortaya koydu (el-Livâ, 16-26 Nisan 1908; Fethi Sıdvan, el-Ehrâm, Haziran 1975). Sağlam bir mesnede dayanmamakla birlikte Abdülaziz Çâvîş’in iddiası kendinden sonra bu yöndeki birçok görüşe kaynaklık etmiştir. İsmail Hakkı İzmirli onunla aynı görüşü paylaşmış ve Kur’an’daki faiz âyetlerinin mutlak olup ed‘âf-ı mudâafe âyetinin bu ıtlâkı sınırlandırdığını ileri sürmüştür (Usûl-i Fıkıh Dersleri, s. 160). Süleyman Uludağ da İslâm’da Faiz Meselesine Yeni Bir Bakış adlı eserinde bu yaklaşımı esas alıp savunmaktadır (bu görüşün tenkitleri için bk. Özsoy, Faiz ve Problemleri, s. 274-365).

Abdülaziz Çâvîş’in açtığı bu çığırın en önemli takipçisi olan Reşîd Rızâ da haram olan faizin katlı birleşik faiz olduğu görüşündedir.” (İsmail Özsoy, DİA, Faiz Maddesi).

2 OSMANLI DEVLETİNDE DURUM
Osmanlı hukukunda özellikle nakit para vakıfları açısından uygulanan ve bazı araştırmacılar tarafından tamamen faiz mu’amelesi olarak görülen bir konuya da kısaca temas edelim. Osmanlı hukukçuları Şafiî hukukçular tarafından tamamen câiz görülen ve Ebu Yusuf tarafından ise mekrûh kabul edilen bey'ül-îne'yi faiz yasağından kurtulmak için meşrû bir yol olarak görmüşler ve adına da murâbaha, mu’amele-i şer'iye yahut istirbah demişlerdir. Bey'ül-îne, ödünç para almak isteyen şahsa belirli bir süre için veresiye olarak ama ödünç istenen meblağa belli bir kâr yüzdesi de eklenerek bir malın satılmasıdır. Malı veresiye alan şahıs indirimli fakat peşin fiyata satarak aradığı ödünç parayı böylece elde edecektir. Malı eski sahibine satabileceği gibi başkasına da satabilir. Ödünç verenin bu satım akdi ile elde ettiği fazlalığa ribh=kâr denir. Yıllık yüzde ne kadar kâr payı tayin edileceğine devlet karar verecektir. Osmanlı Devletinde genellikle bu nisbet % 15 olarak tesbit olunmuştur. Bu mu’amelede faiz kokusu bulunsa da tamamen faiz mu’amelesi olarak takdim edilmesi doğru değildir.

Tanzimat'tan sonra çıkarılan Murabaha Nizamnâmelerinin, mu’amele-i şer'iye mu’amelelerinden ziyâde faiz işlemlerine benzer şekilde düzenlenmesi, tamamen özellikle İttihad-Terakki döneminde türeyen laik kafalı Osmanlıların ürünüdür ve ayrıca Benk-i Osmanî gibi Batı tarzlı bankalarda uygulanmıştır. (Akgündüz, Vakıf Müessesesi, 160 vd.; Ali Haydar, Dürer’ül-Hükkâm, 1298, 532-534; Ansay, İslâm Hukuku, 68).

3 FAİZ İLE RİBÂ TABİRLERİ AYNIDIR

Faiz, kelime olarak, "çoğalıp akmak, dolup taşmak" ma’nasına gelen feyz kökünden, "çoğalıp akan, dolup taşan" anlamında bir sıfattır. Kelime, Türkçemizde, "Borç karşılığında belli zaman sonunda alınan belirli bir meblağ veya borcun belirli sürede getirdiği kazanç" mânasında isim olarak kullanılmaktadır. Türkçede bu mânada kullanılan faiz kelimesinin son harfi dad`dır. Arapçada bir de son harfi ze olan faiz kelimesi vardır. Bu kelime ise, "elde etmek, kurtulmak, dileğine ermek, başarmak" mânasına gelen feyz kökünden gelen bir sıfattır. "Kurtulan, istediğini elde eden, başaran" mânasına gelmektedir. Kur`ân-ı Kerîm`de, "Borç verilen şey`i belli bir ilâve ile geri alma" mânasına olan ve feyz kökünden türeyen fâiz فَائض kelimesi yoktur. Bu kelimenin yerine, Kur`an`da ribâ kelimesi kullanılmıştır. Fevz kökünden gelen fâiz فائزkelimesi ise Kur`an`da zikredilmektedir. Bu iki faiz kelimesinin zaman zaman birbirine karıştırıldığı görülmektedir. Nitekim İzmir`de yapılan Türkiye 2. İktisat Kongresinde Türkiye Ziraat Odaları Birliği adına sunulan bir tebliğde, böyle büyük bir yanlışlığa düşülmüş; faiz kelimesine Kur`an`da övgüyle yer verildiğinden bahisle, faizin İslâm`da haram olmadığı, haram kılınan hususun tefecilik olduğu ileri sürülmüştür. Bu iddianın yanlışlığı apaçık ortadadır. Dilimizde kullandığımız faiz kelimesiyle Kur`an`da zikredilen faiz kelimesinin - yukarıda izah ettiğimiz vechile - hiçbir alâkası yoktur. Bu bakımdan, faizin meşrû olduğu iddiasının yanlışlığı açıktır. Türkçede kullandığımız mânadaki faiz kelimesinin karşılığı, ribâ kelimesidir. Ribâ, lügatte, "çoğalma, artma ve büyüme" mânalarına gelmektedir. Kur`an-ı Kerîm`in indiği devrede bu kelime, "Borçludan, borç süresi (vâde) mukabili alınan fazlalık" için kullanılıyordu. Bu mânası ile riba mefhumu Türkçede kullandığımız faiz kelimesinin tam karşılığı olmaktadır.

İzmir`de yapılan Türkiye 2. İktisat Kongresinde Türkiye Ziraat Odaları Birliği adına sunulan bir tebliğdeki yanlışa, Musa Carullah fikrini savunanlar, bazı laik hocalar (Yaşar Nuri gibi) da katılmışlardır. Bu tartışmaya bile değmez.

4 ENFLASYON VE FAİZ

Şu izaha aynen katılmamak mümkün değildir.

“Enflasyonla faiz arasında bir ilişki kurularak enflasyonun faize gerekçe gösterilmesi doğru değildir. Faiz haddinin enflasyonun üstünde, altında veya ona eşit olması, faizin sebebiyet verdiği haksızlığı ortadan kaldırmamaktadır. Ayrıca enflasyon gerekçesiyle faize izin verilmesi, sermaye sahibinin enflasyondan doğan kaybının telâfi edilmesi gibi cüzi bir fayda için faiz sisteminin sebep olduğu sayısız zararlara kapı açılması demektir.

Enflasyondan dolayı paranın satın alma gücünde meydana gelen azalmanın telâfi edilmesi, özellikle vadeli borç ilişkisinde paranın enflasyona karşı değerinin korunması ve bunu sağlayacak birtakım yöntemlerin geliştirilmesi İslâm’ın hukukî işlemlerde gözettiği denge, açıklık ve hakkaniyet ilkesinin de gereğidir. Çağımızda birçok müslüman araştırmacı, enflasyonun yol açtığı değer kaybını önleyici ve paranın reel değerini koruyucu tedbirleri faiz yasağının dışında mütalaa etmektedir. Ancak paranın enflasyona karşı değerinin korunması gibi bir kaygı faizin kural olarak câiz görülmesinin gerekçesi olmamalı ve enflasyon karşısında alınacak tedbirlerde paranın değerini koruma amacı hâkim kılınıp değişmez bir oran söz konusu edilmemelidir. Bununla birlikte enflasyonun önemli sebeplerinden birini faizin teşkil ettiği, bu yüzden vadeli para borçlarında enflasyon oranına endeksli bir arttırımın en azından faiz şüphesi taşıyacağı da belirtilmelidir.” (İsmail Özsoy, DİA, Faiz Maddesi).

Nitekim Osmanlı Devleti, günümüz faizsiz finans kurumlarını ilk resmî şekli olan 1914 tarihli Evkâf Bankası Kanununu çıkarmış ve vakıf paralar için kullanılacak bu kurumun asla faizle alakası olmadığını ortaya koymuştur. (Ahmed Akgündüz, Mukayeseli İslam ve Osmanlı Hukuku Külliyâtı, c. III, sh. 996).
Zaten Osmanlı Hukukçusu Ali Haydar Efendi de hazırladığı bir kanun müsveddesinde, Osmanlı’da uygulanan mu‛âmele-i şer‛iye ile alakalı hükümleri “Kâr ile Ödünç Verme” başlığı altında ayrıntılı olarak açıklamıştır. (Ahmed Akgündüz, Mukayeseli İslam ve Osmanlı Hukuku Külliyâtı, c. III, sh. 991 vd).

Hazırlanan bu lâyihada paranın enflasyona karşı değerinin korunması için İmam Ebû Yususf’un görüşüne dayanarak, karz akdinin altın yahud gümüş ile ödenme şartını tartışmaktadır.

“İmam Ebu Yusuf kavlidir ki buna göre yevm-i kabzındaki kıymeti lâzım gelir. Bu kavil savâba akrebdir.
Kavl-i Sâlis: İmam Muhammed kavlidir ki buna nazaran âhar yevm-i revâcındaki kıymeti lâzım gelir. Fetvâ dahi bunun üzerinedir.” (Ahmed Akgündüz, Mukayeseli İslam ve Osmanlı Hukuku Külliyâtı, c. III, sh. 991 vd).

5 DEVLET FAİZİ

"Mezhepler baba-oğul, karı-koca ve köle-efendi gibi aralarında özel ilişki bulunan fertler arasında faizin cereyan edip etmeyeceğini tartışmışlardır (İbn Hazm, VIII, 515; Nevevî, IX, 442; İbn Âbidîn, V, 185-186). Bu mesele günümüzde, devletle onun vatandaşları arasında faizin cereyan edip etmeyeceği hususuyla ilgili olarak gündeme getirilmiştir (Hemşerî, s. 106-107). Bu konudaki mezhep görüşleri, bağımsız bir malî zimmete sahip özel veya tüzel kişiler arasında faizin cereyan edeceği noktasında birleşmektedir. Bundan dolayı Hanefîler, kölenin kendine ait bir malı olmadığından hareketle köle-efendi arasında faizin cereyan etmediği görüşüne karşılık baba-oğul ve karı-koca arasında faizin oluşacağını kabul ederler (Serahsî, XIV, 60). Buna göre müstakil malî zimmete sahip devletle vatandaşlar arasında faizin cereyan etmeyeceğini söylemek mümkün değildir. (İsmail Özsoy, DİA, Faiz Maddesi).

6 DÂRÜLHARPTE FAİZ

“Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed’e göre dârülharpte müslümanla harbî arasında faiz muamelesi câizdir. Aynı şekilde Hanefî mezhebine göre fâsid kabul edilen alışveriş ve ticarî muameleler, bu arada kan, domuz ve ölü hayvan eti satmak, bahis ve kumar oynamak da câizdir. Ancak müslümanın bu işlemlerden kazançlı çıkması şarttır. Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mezhepleriyle Hanefîler’den Ebû Yûsuf gibi hukukçuların çoğunluğuna göre ise müslümanların dârülharpte faizli işlemlerde bulunmaları haramdır. Zâhirî mezhebi de bu görüştedir.

Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed’in müslümanın kazançlı çıkması şartıyla cevaz verdikleri harbîlerle faizli işlemlerde bugün müslümanların ne fert ne de devlet seviyesinde kazançlı oldukları söylenebilir.” (İsmail Özsoy, DİA, Faiz Maddesi).

Kaldı ki, Türkiye, başta Bedîüzzaman olmak üzere, âlimlerin kahir ekseriyetine göre Dâr-ı İslam’dır. (Mektubat, Yirmi Dokuzuncu Mektup, Yedinci Kısım.) Türkiye'de ibadet ve ameller İslam hukukuna göre olur, dârülharp hukukuna göre değil. Böyle olunca da cuma namazı kılmak farzdır ve Türkiye şartlarında sahihtir.

7 ZARURET HALİNDE FAİZ CAİZ Mİ?

“Zaruret halinin oluşmasında söz konusu edilen şartların tek bir maddede toplandığı görülür. O da, haram işlenmeyip temel hükümlerde ısrar edilmesi halinde telâfisi mümkün olmayacak şekilde ağır bir zararın ortaya çıkacağının kesinlik kazanmış olmasıdır. İman ve tasdik yönüyle kalbinde herhangi bir tereddüt bulunmamakla beraber karşı konulmaz tehdit yüzünden sırf diliyle küfrü gerektirecek bir söz söylemenin, yine ikrah veya açlık dolayısıyla içki içmenin, meyte veya domuz eti yemenin, hastalıktan ötürü ihram yasaklarına riayet etmemenin câiz olması böyledir. Zira hayat hakkı her türlü hakkın başında gelir ve diğer bütün hakların varlığı ve devamı hayatta kalmaya bağlıdır. Tüm mal varlığının tamamen tehlikeye düşmesi de hayat hakkı gibi mütâlaa edilmiştir. Fakat salt vehme dayalı tehlike algısının kesinliğinden söz etmek mümkün değildir ve bundan hareketle haramlar ihlâl edilemez. Aynı şekilde fiilî bir tehlike durumu söz konusu olmakla birlikte birtakım tedbirlerle bundan kurtulma imkânının bulunduğu durumlarda da kesinlik kazanmış bir zaruretten bahsedilemez.

Eğer zaruret hali cebir ve tehdide mâruz kalmaktan kaynaklanıyorsa, kesinlik şartı için tehdidin öldürme veya sakat bırakmaya kadar varması ve zorlayanın tehdit ettiği şeyi yapacağı hususunda galip zan meydana gelmesi şarttır. Meşrû bir çarenin olduğu durumlarda da kesinlik kazanmış bir zaruretten söz edilemez. Dolayısıyla boğazda düğümlenen bir maddeyi aşağıya indirmek için su, süt gibi sıvıların bulunması içki içmeye, tedavi için haram unsur içermeyen ilâçların bulunması haramla tedaviye engeldir.

Çoğunluğun görüşü zaruret halinde nesnedeki haramlık vasfının kalktığı, buna bağlı olarak da artık günahtan söz edilemeyeceği şeklindedir. Bu yaklaşıma göre zaruret halinde domuz eti yemek normal şartlarda usulünce tezkiye edilmiş sığır eti yemek gibidir. Hanefîler konuyu, haram kılan sebebin ve bu sebebe bağlı hükmün bâki olup olmaması temelinde bir değerlendirmeyle ele almışlardır. Buna göre, dinden çıkmaya sebep olacak bir söz söylemeye zorlanan kişinin istenilen sözü söylemesi, zor durumda kalan kişinin izin almadan başkasının malını çalması/kullanması, zorlama altında başkasının malını telef etmesi, yine zorlama altında veya açlık yüzünden mukimin ramazan orucunu bozması, hem sebep hem de hüküm bâki olmakla birlikte şâriin zaruretten dolayı işlenmesine izin verdiği fiillerdir. Ancak bu sadece bir izindir, zorunluluk (vücûb) söz konusu değildir. Çünkü hürmetle ibâha bir arada bulunmaz. Dolayısıyla haramı işleyenden sorgunun kaldırılması, söz konusu fiildeki haramlık vasfının kalkmasını ve fiilin mubah hale gelmesini gerektirmez (Debûsî, s. 81; Serahsî, el-Uṣûl, I, 117).” (İsmail Özsoy, DİA, Faiz Maddesi)

Bazı iyi niyetli arkadaşların, sokakta evsiz kalmayı zarûret haline misal olarak zikretmesi, bizim bu ayrıntıyı anlatmamıza sebeb teşkil etmiştir. Bu konuda Bedîüzzaman’ın şu ikazını unutmamak gerekmektedir.

“Bir mes'ele daha var. O da çok ehemmiyetlidir. Hükm-ü Kur'ana göre, bu zamanda mimsiz medeniyetin îcabatından olarak hacat-ı zaruriye dörtten yirmiye çıkmış. Tiryakilikle, görenekle ve itiyadla hacat-ı gayr-ı zaruriye, hacat-ı zaruriye hükmüne geçmiş. Âhirete iman ettiği halde, zaruret var diye ve zaruret zannıyla dünya menfaati ve maişet derdi için dünyayı âhirete tercih ediyor.

Kırk sene evvel bir başkumandan beni bir parça dünyaya alıştırmak için bazı kumandanları, hattâ hocaları benim yanıma gönderdi. Onlar dediler: "Biz şimdi mecburuz. اِنَّ الضَّرُورَاتِ تُبِيحُ الْمَحْظُورَاتِ kaidesiyle Avrupa'nın bazı usûllerini, medeniyetin îcablarını taklide mecburuz." dediler. Ben de dedim: "Çok aldanmışsınız. Zaruret sû'-i ihtiyardan gelse kat'iyyen doğru değildir, haramı helâl etmez. Sû'-i ihtiyardan gelmezse, yani zaruret haram yoluyla olmamış ise, zararı yok. Meselâ: Bir adam sû'-i ihtiyarı ile haram bir tarzda kendini sarhoş etse ve sarhoşlukla bir cinayet yapsa; hüküm aleyhine cari olur, mazur sayılmaz, ceza görür. Çünki sû'-i ihtiyarı ile bu zaruret meydana gelmiştir. Fakat bir meczub çocuk cezbe halinde birisini vursa mazurdur, ceza görmez. Çünki ihtiyarı dâhilinde değildir." İşte, ben o kumandana ve hocalara dedim: Ekmek yemek, yaşamak gibi zarurî ihtiyaçlar haricinde başka hangi zaruret var? Sû'-i ihtiyardan, gayr-ı meşru meyillerden ve haram muamelelerden tevellüd eden hareketler, haramı helâl etmeye medar olamazlar. Sinema, tiyatro, dans gibi şeylerde tiryaki olmuş ise, mutlak zaruret olmadığı ve sû'-i ihtiyardan geldiği için, haramı helâl etmeye sebeb olamaz. Kanun-u beşerî de bu noktaları nazara almış ki; ihtiyar haricinde zaruret-i kat'iyye ile, sû'-i ihtiyardan neş'et eden hükümleri ayırmıştır. Kanun-u İlahîde ise, daha esaslı ve muhkem bir şekilde bu esaslar tefrik edilmiş.

Bununla beraber zamanın ilcaatı ile zaruretler ortalıkta zannederek bazı hocaların bid'alara tarafdarlığından dolayı onlara hücum etmeyiniz. Bilmeyerek "zaruret var" zannıyla hareket eden o bîçarelere vurmayınız. Onun için kuvvetimizi dâhilde sarfetmiyoruz. Bîçare, zaruret derecesine girmiş, bize muhalif olanlardan hoca da olsa onlara ilişmeyiniz. Ben tek başımla daha evvel aleyhimdeki o kadar muarızlara karşı dayandığım, zerre kadar fütur getirmediğim, o hizmet-i imaniyede muvaffak olduğum halde; şimdi milyonlar Nur Talebesi olduğu halde, yine müsbet hareket etmekle onların bütün tahkiratlarına, zulümlerine tahammül ediyorum. (Emirdağ Lahikası-2, sh. 242-243).

“Zaruretler yasak olan şeyleri mübah kılar” kaidesi ise, bazen nasslar karşısında dahi yürürlük kazanabilmektedir.
Zaruret olması için ikrâhın şartlarına riayet gereklidir. İkrâh, kelime anlamı itibariyle bir kimseyi istemediği şeyi yapmaya zorlamak demektir. Terim olarak ise, bir şahsı korkutarak rızası olmaksızın bir tasarrufu işlemek üzere, haksız bir şekilde icbar etme manasını ifâde eder. İcbar edene mükrih veya mücbir, icbar edilene mükreh, icbar altında yapılan tasarrufa mükrehünaleyh ve tehdit vesilesi olan fii'le ise mükrehünbih denir.

İki çeşit ikrah vardır:

Birincisi, ağır ikrahdır ki, hayatta, vücut tamlığına ve tüm mal varlığına yönelik olan ikraha denir ve eski hukukumuzda buna mülci ikrâh adı verilir. Bu ikrâh, rızayı yok eder ve irâdeyi sakatlar. Zaten, mülci, zorlayıcı ve muztar kılıcı demektir.
İkincisi ise, hafif ikrâh yani gayr-ı mülci ikrâhdır ki, sadece gam ve elemi mûcip olacak şekilde darp ve hapis gibi şeylerle yapılan ikrâh diye ta'rif edilmiştir. Daha Ziyâde şeref ve i'tibara yönelik tehditlerle olur ve insanlara göre değişir. Bu çeşit ikrâh irâdeyi sakatlamaz, sadece rızayı yok eder. (Mecelle, md. 948-949; Ali Haydar, Durer el-Hukkam, III/16 vd.; Kadri Paşa, Mürşid-ül-Hayrân, md. 286-287; Geniş bilgi için bkz. Akgündüz, İslâm ve Osmanlı Hukukunda Rızayı Bozan Sebeplerden İkrâh, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Ayrı Basım, sh. 17 vd., 26 vd.)

İkrâhın hukukî sonuçlarını doğurabilmesi için bazı şartlar aranır. Bunları, mücbirin tehdidini îka'a muktedir olması, tehdit teşkil eden fiilin veya ihmalin mevcut bulunması yani vukuundan korkulması, korkunun esaslı, yani hayata, vücud tamlığına veya tüm mal varlığına yönelik olması (mülci' ikrâh için); tehdidin ikrâh edilenin şahsına veya ba'zı görüş ayrılıkları bulunmasına rağmen yakın hısımlarından birine (usûl, fürû' ve aralarında evlenme yasağı bulunan hısımlar) yönelik bulunması; ikrâhın haksız bir şekilde îkâı; icbar edilen şahsın söz konusu fiilden imtina' etmesi şeklinde özetlemek mümkündür. (Mecelle md. 1003-1005; Ali Haydar, Durer el-Hukkam, III/100 vd., Akgündüz, İkrâh, 19-26; Kadri Paşa, md. 287).

8 DİN İŞLERİ YÜKSEK KURULUNUN % 0.49’LUK FAİZE VERDİĞİ CEVAZIN DEĞERLENDİRİLMESİ

Evvela şunu açıklamak istiyorum. Devletin muhtaç vatandaşa ev alması için kredi vererek destek vermesi gayr-i Müslim bir ülke olan Hollanda’da da mevcuttur. Ancak orada faizler iki kısımdır:

Birincisi: Ticârî kredilere uygulanan % 10-14 arasındaki faizdir ki, bütün İslam âlimleri tarafından haram görülmektedir. Tartışma yoktur. TÜRKİYE’DE BU ORAN 10-12 ARASINDADIR.

İkincisi ise, ev almak için verilen kredi ki, % 1 ila 1.5 arasında faize tabidir. Eğer vergi ödeyen bir memur yahut vergi mükellefi iseniz, % 30 ila % 45’e kadar ulaşan vergi indirimi yapılmaktadır. İŞTE AVRUPA’DAKİ BU FAİZ, ÂLİMLER TARAFINDAN TARTIŞILMAKTA; BAZILARI “ENFLASYONUN ALTINDA OLDUĞU İÇİN CAİZ OLABİLİR” DEMEKTE; BAZILARI SOSYAL ZARURET VAR DİYEREK CAİZ GÖRMEKTE; DOĞRU OLAN İSE, “FAİZ DENİLDİĞİ İÇİN HARAMDIR; ANCAK HARAM OLDUĞUNU KABUL EDİP ALANLAR, TİCARÎ FAİZ GİBİ MESUL OLMAYABİLİR” DEMEKTEDİRLER.

TOKİ faizi ise, % 6’yı bulmaktadır ki, Avrupa’daki sınırların da üstündedir. Yani ticârî faizin yarısıdır. Avrupa’daki hypothec kredisi kıyaslamak bile zordur. En azından faiz dendiği için haram olduğu kesindir.

9 ALTERNATİFİNİZ NEDİR?

Alternatifler vardır.

1. Devletin elinde imkanlar vardır. Devlet bankaları yerine Zirâat ve Vakıf Katılım Bankaları tarafından, Osmanlı Devletinde olduğu gibi, mu’âmele-i şer’iye ile ve va‛de farkı tarzında takdir edilirse, şer’î problem kalmaz.

2. İmam Ebû Yusuf’un görüşüne uyularak, borcun altın yahut gümüşe bağlanması da meşru yollardan olabilir. Müzâkere edilmesi gerekir.

3. Her ne kadar mevzuata aykırı da olsa, gerekli ve istisnâî düzeltmeler yaparak, döviz cinsinden satış yapmak da meşru yol gibi gözükmektedir.

Bu milletin imanına ve dinine saygı göstererek bunlardan birini tercih etmek mümkündür. Devlet milletine destek olmak istiyorsa, milleti dininin hükümleriyle karşı karşıya getirmekten ise, hem mazlum ve fakirlere yardım etmek ve hem de dinlerine saygılı olmak yolu tercih edilmelidir.

“Zira helâl dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur. Ferâ’iz-i İlahiye ise hafiftir, azdır. Allah'a abd ve asker olmak, öyle lezzetli bir şereftir ki, tarif edilmez. Vazife ise: Yalnız bir asker gibi Allah namına işlemeli, başlamalı. Ve Allah hesabıyla vermeli ve almalı. Ve izni ve kanunu dairesinde hareket etmeli, sükûnet bulmalı. Kusur etse, istiğfar etmeli. Yâ Rab! Kusurumuzu affet, bizi kendine kul kabul et, emanetini kabzetmek zamanına kadar bizi emanette emin kıl. Âmîn demeli ve ona yalvarmalı...” (Sözler, sh. 29)

“Evet, âyet-i Kur'aniye âlem kapısında durup ribaya yasaktır der. "Kavga kapısını kapamak için banka kapısını kapayınız" diyerek insanlara ferman eder. Şakirdlerine "Girmeyiniz" emreder.” (Sözler, sh. 409)