Hanefi mezhebinin kurucusu İmam Hanefi kimdir? İmam Ebu Hanefi ne zaman ve nerede doğdu? İmam Hanefi'nin'nin hocaları kimdir? İmam Ebu Hanefi'nin görüşleri nelerdir? Hanefi mezhebi nasıl ortaya çıktı? İmam Ebu Hanife ne zaman ve nerede vefat etti? İmam Hanife'nin hayatı, eserleri ve görüşleri...

İmam’ın ismi en-Nu’mân.[1] Baba adı “Sâbit”, künyesi “Ebû Hanîfe”[2], en meşhur lakabı “el-İmâmu’l A’zam”dır.[3] Şeceresi: en-Nu’mân b. Sâbit b. Nu’mân b. Merzubân b. Zûta b. Mâh şeklindedir.

[4] Çoğunluk Kûfe’de doğduğu kanaatindedirler.[5] Doğum tarihinde Abdulmelik b. Mervân (ö.86/705) döneminde doğduğu şeklindeki görüş genel bir kabul görmüştür.[6] Hicrî 61,[7] 62[8] ve 70 yıllarında[9] doğmuş olduğuna dair görüşler de vardır.

Ebû Hanîfe Fârisî kökenlidir.[10] Arap kökenli olup nesebinin Ensarlı Zeyd b. Esed (ö. ?)’e dayandığı[11] hatta yaşadığı bölgede Türk kabilelerinin yaşamasına nazaran Türk asıllı olabileceği[12] öne sürülmüştür.

Ailesinin aslen Nesâ’lı,[13] Enbâr’lı,[14] Kâbil’li,[15] Bâbil’li,[16] Tirmiz’li[17] olduğu şeklinde nakiller vardır. İlgili rivayetlerden ailesinin köken itibarıyla Afganistan’ın Kâbil bölgesinden hareketle adı geçen şehirlerde konaklayarak en sonunda Kûfe’de karar kıldıkları anlaşılmaktadır.[18] Ailesinin varlıklı bir aile olduğu[19], bez ve hazır elbise ticaretiyle uğraştıkları bilinmektedir. Ailesinin, kardeşlerinin ve diğer akrabalarının isim ya da kimlikleri hakkında kaynaklarda bir bilgi bulunmamaktadır.

Ebû Hanîfe iki evlilik yapmıştır.[20] Evliliklerinden Hammâd isimli bir oğlu ve ismini tam tespit edemesek de (muhtemelen Hanîfe) bir kızı olmuştur.[21]

Çocukluk günleri el-Haccâc b. Yûsuf (ö.95/713)’un Irak valiliği günlerine (75-95/693-713) rastlar.[22] Daha küçük yaşlarda çarşıyla ve ticaretle tanışır.[23] Diğer yandan da beş veya yedi yaşlarında iken sahabi Abdullâh b. Ebî Evfâ’yı (ö.87/705) görür.[24] Sahabi Enes b. Mâlik’i (ö.93/711)’de yine bu yaşlarda görmüş olmalıdır.[25] Onaltı yaşlarına geldiğinde babası onu beraberinde hacca götürür. Mekke’de Sahabeden Abdullâh b. el-Hâris (ö. ?)’i görür, ondan hadis dinler.[26] Buna göre onaltı yaşlarında iken babası daha sağdır. Annesi ise İmam, Emevilerin zulümden kaçarak Mekke’ye hicret edinceye kadar hayattadır.[27]

Çarşıya devam ettiği günlerde bir yandan ticaretle meşgul olurken, bir gün eş-Şa’bi’yle (ö.103/721) bir araya gelir. İlim tahsiliyle meşgul olmadığını öğrenen eş-Şa’bî ona ilim tahsiline yönelmesini tavsiye eder ve şöyle der: “İlimle meşgul ol ve ulemânın ders halkalarına devam et. Ben sende ilim için uygun bir zeka ve kabiliyet görüyorum.”[28]

Eş-Şa’bî’nin bu nasihati üzerine ilme yönelir. İlme yönelmesinden sonra dînî tartışmalara katılmaya başlar. Bunun için kelâmın revaçta olduğu Basra’ya defalarca gider.[29] Bu sıralar (yaklaşık olarak 100/718) Kûfe mescidinde bir de “kelâm halkası” oluşturur.[30] Ve bir kelâmcı olarak parmakla göserilecek kadar meşhurlaşır.[31] Beş altı sene kadar sürmüş olduğu anlaşılan bu tartışmalarla dolu günler sırasında, onun kelâmda olduğu gibi diğer ilimlerde de mâhir olduğunu sanan çarşı esnafı ona fıkhî meseleler ile ilgili sorular sorarlar.[32] Kûfe mescidindeki kelâm halkasına da gelip ona fıkhî sorular yöneltenler olur.[33] Arkadaşlarıyla birlikteyken amelî bilgilerde yetersiz olduğunu görmesini sağlayan olaylar cereyan eder.[34] Bir yandan da kelâmla uğraşanların hevâlarının esiri olduklarını, Kur’an ve Sünnet’e Selef gibi sarılmadıklarını, Selefin metodlarından uzak olduklarını, üzerlerinde salihlerin simâsı olmadığını, yaşantılarının onların yaşantısına benzemediğini farke-der.[35]

Bunun üzerine kelâmla uğraşmayı terk edip (yaklaşık olarak 102/720) kendisini ticarete verir.[36] Ama bu sıralarda gördüğü bir rüya üzerine tekrar ilim tahsiline geri döner.[37]

İkinci defa ilim tahsiline yönelmesi sırasında bu defa bütün ilimleri faydaları açısından inceler. Ve aralarında en faydalı ilim olarak fıkıh ilmini seçer.[38] el-Mekkî ve el-Kerderî’nin nakillerine bakılırsa dönemindeki fakihleri ziyaret edip onların hakkında bir incelemede bulunmadan Hammâd b. Ebî Süleyman’ın (ö.120/737) meclisinde karar kılmamıştır.[39] On sene kadar Hammâd’ın meclisine devam ettikten sonra bir ara (yaklaşık olarak 112/730) ayrılıp kendi meclisini kurmaya karar verir. Ama o günlerde karşılaştığı bir takım olaylar onu bu kararından vazgeçirir ve hocasına vefât edinceye kadar bağlı kalır.[40]

Hammâd vefat edince önde gelen talebelerinden Muhammed b. Câbir, (ö. ?), Ebû Bekr en-Nahşelî (ö. ?) ve Ebû Bürde el-Atabî (ö. ?) önce Hammâd’ın oğluna ders halkasının başına geçmesini teklif ederse de o bu işi yürütemez ve Hammâd’ın meclisinin imamlığı Ebû Hanîfe’ye teklif edilir. İmam: “ilmin kaybolup gitmesini istemem” deyip görevi kabul eder[41] (yaklaşık olarak 120/737). Ve böylece onun ölünceye değin sürecek tedris hayatı başlar.

Ebû Hanîfe’nin, hocası Ham-mâd’ın yerine ders halkasının başına geçmesinden kısa bir süre sonra 121h’de Zeyd b. Alî (ö.122/730)’nin Emevi halifesi Hişam b. Abdilmelik (ö.125/742)’e kıyamı gerçekleşir.[42] Ebû Hanîfe bu kıyamı Rasulullah (sas)’ın Bedir’deki çıkışına benzetip mali yardımda bulunur.[43] Bununla birlikte Emeviler bu olaydan dokuz yıl sonrasına kadar, ona dokunmazlar. Zeyd b. Ali’den sonra Yahyâ b. Zeyd (ö.125/742)’in 124 h.’lerde Horasan’da,[44] ardından meşhur Harici ed-Dahhâk (ö.128/745)’ın[45] 127 h.’lerde peş peşe gelen isyanları Emevilerin Ebû Hanîfe ve benzeri ûlemeya tavır almalarını engellemiş olmalıdır.


Kötü kimseyi; kötülüğü ile anma, bir iyiliğini bul, onu söyle. Eğer kötülüğü din hakkında ise, bid’at ise onu insanlara söyle ve ona uymaktan onları koru.

Bid’at ehlinden uzak dur. Küfür ehli ile zaruretsiz konuşma, mümkünse onları İslam’a davet et, değilse, onlarla görüşme [diyaloga girme]. Anneni, babanı, üstadını hayır duadan unutma. Ezan okununca, hazır ol, herkesten önce mescide gel.

Komşudan gördüğün ayıpları, emanet bil; sakla, kimsenin sırrını kimseye söyleme. Seninle istişare edene doğruyu söyle. Cimrilikten sakın. Tamahkâr olan mürüvvetsiz olur. Her işte mürüvveti gözet. İhtiyacın olsa da, kimseden bir şey isteme. Dünya ehline rağbet etme. Kabirleri ziyaret et.

Yolda giderken sağına soluna bakma, önüne bak. Bahşiş verilen yerlerde herkesten daha çok ver. Bir cemaat içinde iken, onlar teklif etmeden imam olma. Kadınların, kızların, gençlerin toplandıkları yerlere gitme. Fısk, çalgı, müzik ve diğer haram bulunan eğlence yerlerine girme.

İlim meclisinde sakın kızma. İnanılması zor olan hikayeleri anlatma. Bu nasihatimizi, canı gönülden kabul et. Bunlarla dünya ve ahiretini süsle. Zira bunlar senin ve herkesin iyiliği içindir. Bu yolda git ve herkese de tavsiye et .”

Vefatı
İmam-ı a’zam bütün zorlamalara rağmen hükümet ve siyaset işlerine asla karışmadı. İkinci Abbasi halifesi Ebu Cafer Mensur zalim idi. Bu yüzden İmam-ı a’zamı hapsettirip işkence yaptırdı. Her gün vurulacak sopa adedini arttırdı. Sopa adedi yüz olduğu gün, İmam yıkıldı. Yatarken ağzına zehir akıttılar, şehit oldu.

Büyük âlimlerden Şu’beye vefat haberi ulaşınca; “İlim ışığı söndü, ebediyen onun gibisini bulamazlar” dedi. Vefatından sonra çok kimseler onu rüyasında görerek ve kabrini ziyaret ederek, onun şânının yüceliğini dile getiren şeyler anlatmışlardır. İmam-ı Şafii buyurdu ki:
“Ebu Hanife ile teberrük ediyorum. Onun kabrini ziyaret edip faydalara kavuşuyorum. Bir ihtiyacım olunca iki rekat namaz kılıp, Ebu Hanife’nin kabrine gelerek onun yanında Allahü teâlâya dua ediyorum ve duam hemen kabul olup isteklerime kavuşurum.”

“Yüz elli senesinde dünyanın ziyneti gider” hadis-i şerifinin, imam-ı a’zam için olduğunu İslam âlimleri bildirmiştir. Çünkü o tarihte imam-ı a’zam gibi bir büyük vefat etmemişti. Mezhebi, İslam âleminin büyük bir kısmına yayıldı. Selçuklu Sultanı Melikşah’ın vezirlerinden Ebu Sa’d-i Harezmi imam-ı a’zamın kabri üzerine mükemmel bir türbe ve çevresinde bir medrese yaptırdı. Daha sonra Osmanlı padişahları bu türbeyi defalarca tamir ettirdi.

Eserleri:
İmam-ı a’zamın eserleri pek çok olup zamanımıza kadar ulaşmış olanları başlıca on tanedir. Aslında akaid ve fıkıh ilimlerinde rivayet edilen bütün meseleler onun eseridir.

1- Risale-i Redd-i Havaric ve Redd-i Kaderiyye: İmam-ı a’zamın usul-i dinde ilk yazdığı eserdir.

2- El-Fıkh-ul-Ekber: Akaide dairdir. Bu eserin birçok şerhi yapılmış olup, başlıcaları şunlardır: El-Kavlül-Fasl; Muhyiddin bin Behaeddin tarafından yapılan şerhidir. Bu kitap Hakikat Kitabevi tarafından ofset yoluyla basılmıştır. Pezdevi, Ebu’l Münteha ve imam-ı Matüridi tarafından yapılan şerhleri de meşhurdur.

3- El-Fıkh-ül-Ebsat: İmam-ı a’zam bu eserinde istita’at (insan gücü) hayır ve şer, kaza ve kader meselelerini açıklamaktadır.

4- Er-Risale li Osman Büsti: Eserde iman, küfür, irca ve va’id meseleleri açıklanmıştır.

5- Kitab-ül-Âlim vel-Müteallim: Bu eserde muhtelif meseleler hakkında Ehl-i sünnet itikadını bildirmek için tertiplenmiş soru ve cevaplar vardır.

6- Vasiyyet-i Nukirru: Eserde Ehl-i sünnet vel-cemaatin hususiyetleri anlatılmakta, akaid ve farzların hudutları açıklanmaktadır. Bu vasiyetten başka oğlu Hammad’a ve talebesi Ebu Yusuf’a yaptığı vasiyet olmak üzere on beş kadar vasiyetnamesi vardır.

7- Kaside-i Numaniyye

8- El-Asl

9- El-Müsned-lil-İmam-ı a’zam Ebi Hanife

İmam-ı a’zam ve kadılık
Sual: (İmam-ı a’zam, Emevî zulmüne ortak olmamak için kadılık yapmayacağını söyleyince, Emevî halifesi tarafından dövülerek öldürüldü) deniyor. Bu yanlış değil mi?
CEVAP
Elbette yanlıştır. Ya cahillikten böyle söyleniyor veya kasten, Emevî düşmanlığından dolayı böyle söyleniyor. İmam-ı a’zam hazretleri hicri 150, miladi 767 tarihinde, zâlim olan ikinci Abbasî halifesi Ebu Cafer Mansur tarafından Bağdat’ta dövülerek şehit edilmiştir. Emevîlerle bir ilgisi yoktur. Kadılığın, zâlim Abbasî halifesine isyanla da ilgisi yoktur. İmam-ı a’zam hazretlerine kadılık teklif edilince, (Ben kadılık yapamam) buyurdu. (Yalan söylüyorsun) denilince de, (Eğer yalan söylüyorsam, yalancıdan kadı olmaz. Doğru söylüyorsam, doğru söylediğim için kadılık yapamam diyorum) buyurdu. Kabul etmemesi, devlete kadılık yapılmayacağı için değildi. Zühdü, takvası ve veraı da, ilmi ve zekası gibi son derece çok olduğundan, kabul etmedi. İnsanlık sebebiyle, kulların hakkını gözetmede kusur etmekten korktu. (Kamus-ül-alam)

İmam-ı a'zamın büyüklüğü
Sual: Ebu Hanife’nin, son haccında, Kâbe’ye girip, namaz kıldıktan sonra, (Yâ Rabbi, Sana layık ibadet edemedim, ama senin akılla anlaşılamayacağını anladım. Hizmetimdeki kusurumu, bu anlayışıma bağışla!) diye dua ederken, o anda, (Ey Ebu Hanife! Sen beni iyi tanıdın ve bana güzel hizmet ettin. Seni ve kıyamete kadar, senin mezhebinde olup, yolunda gidenleri af ve mağfiret ettim) diye ses işitildiği Mizan-ül-Kübra kitabında yazılıdır. Burada, Cenab-ı Hak, (Sen beni iyi tanıdın, güzel hizmet ettin) buyururken, (Sen anlaşılmazsın, sana layık ibadet edemedim) demekle Ebu Hanife’nin yanıldığı yani yanlış söylediği anlaşılmıyor mu?
CEVAP
Hayır, öyle bir şey yoktur. İmam-ı a'zam hazretleri, ibadetteki ve Allah'ı akılla tanımaktaki aczini bildiriyor. Cenab-ı Hak da, onu tasdik ediyor, (Evet, bir kul Allah'a layık ibadet edemez ve Allah'ı akılla tanıyamazsa da, sen, bir insanın yapabileceği her şeyi yaptın) buyuruyor.

İmâm-ı a'zamın ilmi gibi takvası da çoktu
Sual: İmâm-ı a'zam Ebu Hanife hazretlerinin ilmi gibi, haramlardan sakınması da çok fazla mı idi?
Cevap: İmâm-ı a'zam hazretlerinin takvası o kadar çoktu ki, otuz yıl, oruç tutması haram olan beş günden başka her gün oruç tuttu. Çok kere, bir veya iki rekatte bütün Kur’ân-ı kerîmi okurdu. Bazen de, yalnız bir azab veya rahmet âyetini namazda veya namaz dışında tekrar tekrar okuyup, hıçkıra hıçkıra ağlar, sızlardı. Hanefi mezhebinde, namazda Allah için ağlamak namazı bozmaz. İşitenler, haline acırdı. Muhammed aleyhisselamın ümmeti içinde, bir rekat namazda bütün Kur’ân-ı kerîmi hatim etmek, yalnız Osman ibni Affân, Temîm-i Dârî, Sa'îd bin Cübeyr ve imâm-ı a'zam Ebû Hanîfe hazretlerine nasip olmuştur. Kimseden hediye kabul etmezdi. Fakirler gibi giyinirdi.

Bazen da, Allahü teâlânın nimetlerini göstermek için, çok kıymetli elbise giyerdi. Ellibeş kere hac edip, birkaç yıl Mekke-i mükerremede kaldı. Yalnız ruhu kabz olunduğu, vefat ettiği yerde, zindanda, yedibin kere hatm-i Kur'ân okumuştu. “Ömrümde bir kere güldüm. Ona da pişmanım” demiştir. Az söyler, çok düşünürdü. Bazı din konularında, talebesi ile münazara, konuşma yapardı. Bir gece, yatsı namazını cemaat ile kılıp çıkarken, bir ayağı kapının dışında, bir ayağı daha mescitte iken, bir konu üzerinde, talebesi imam-ı Züfer ile sabah ezanına kadar konuşup, ikinci ayağını dışarı çıkarmadan, sabah namazını kılmak için, yine mescide girmiştir. Hazret-i Ali; “dörtbin dirheme kadar nafaka caizdir” buyurdu diyerek, kazancının dörtbin dirheminden fazlasını fakirlere dağıtırdı.

İmam Ebû Hanîfe, İslam dininin dört fıkıh mezhebinden birisi olan Hanefi mezhebinin kurucusu ve Sünni fıkhının en büyük üstâdı sayılan İslam fıkıh ve hadis bilginidir.

 

İMAM EBU HANİFE’NİN ASIL ADI


Hanefî mezhebi Sünnî fıkıh ekollerinin kronolojik sıra  itibariyle  ilki olup, İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe'ye nisbet edildiği için bu isimle anılmıştır. İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe’nin asıl adı Nu‘mân b. Sâbit'tir.

 

İMAM EBU HANİFE NE ZAMAN YAŞADI?


80 (699) yılında Kûfe'de doğmuş, 150 (767) yılında Bağdat'ta  vefat etmiştir. Aslen Türk veya Fârisî olduğu yönünde görüşler vardır.

 

İMAM-I AZAM NE DEMEK?


Nu‘mân b. Sâbit, Hanefî mezhebi muhitinde "İmâm-ı Âzam" (büyük imam) lakabı ile anılır.

 

İMAM EBU HANİFE NELER YAPTI?


Dindar  ve varlıklı bir aileden gelen Nu‘mân b. Sâbit önce Kûfe'de Kur'ân-ı Kerîm'i hıfzedip, sarf, nahiv, şiir ve edebiyat, cedel ve kelâm öğrendi. Kûfe, Basra ve Irak'ın ileri gelen üstatlarından hadis dinledi. Yirmi yaşının biraz üzerindeyken Irak'ın en ünlü fakihi ve Irak fıkhının üstadı Hammâd b. Ebû Süleyman'ın (ö. 119/738) ilim halkasına katıldı ve uzun zaman bu ders halkasına devam etti. Bu arada Ca‘fer es-Sâdık, Muhammed el-Bâkır da dahil olmak üzere pek çok âlimden istifade etti.

 

Ebû Hanîfe, Hammâd b. Ebû Süleyman'ın vefatı üzerine onun kürsüsüne geçti ve ders vermeye başladı. Takvâ sahibi, zeki, konulara hâkim ve bildiklerini tatlı dil, güleryüz ve özlü ifadelerle anlatan iyi bir üstat olduğu kısa zamanda duyuldu ve çok geçmeden ders halkası dönemin ileri gelen ilim erbabının katıldığı ve fıkhî meselelerin ve çözümlerinin derinlemesine tartışıldığı ileri düzey bir fıkıh akademisine dönüştü. Kırk yaşlarında başlamış olduğu bu öğretim hayatına otuz sene kadar devam etti. Onun ders halkalarında yetişen talebelerin sayısının 4000’i aştığı ve bunlardan kırk kadarının ictihad derecesine vardığı nakledilir.

 

İMAM EBU HANİFE’NİN GÖRÜŞLERİ


Ebû Hanîfe’nin ticarî hayatın ve günlük meselelerin içinde bulunması, insanların problem, temayül ve ihtiyaçlarını yakından tanıması da, ictihadlarının kabul görmesini sağlamış ve uygulanma şansını artırmıştır. Ebû Hanîfe, hocaları tarafından kendisine intikal ettirilen önceki nesillere ait fıkhî görüşleri, rivayetleri ve ilmî mirası, içinde bulunduğu devrin şartlarını ve insanların ihtiyaçlarını dikkate alarak dinin genel ilke ve amaçları açısından yeniden değerlendirmeye ve sınırlı naslar ile sınırsız olaylar, naklin hükmü ile aklın yorumu, hadis ile re’y arasında mâkul bir denge kurmaya çalışmıştır. Bunun için de örf ve âdeti, Kur'an'ın genel ilkelerini, kamu yararını daima göz önünde bulundurmuş ve istihsan metodunu sıklıkla kullanmıştır. Verdiği hüküm ve fetvalarında şahsî teşebbüs ve sorumluluğun, kişi hak ve hürriyetlerinin korunmasını ilke edinmiştir. Onun bu metodu ve tavrı, daha sonra adına izâfe edilerek oluşacak olan Hanefî mezhebinin de genel esaslarını ve metodunu teşkil etmiştir.

 

HANEFİ MEZHEBİ NASIL ORTAYA ÇIKTI?


İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe’nin talebeleri onun tedrîsatını devam ettirdiler ve ondan öğrendikleri usule uyarak kaynaklardan hüküm istinbatını sürdürdüler. Talebelerinden bilhassa ictihad derecesine yükselenler, özellikle de Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed hocalarının görüş ve fetvalarını tasnif ve tedvîn işine giriştiler.

 

Hanefî mezhebi Irak'ta doğmuş ve Abbâsîler devrinde Ebû Yûsuf'un "kadılkudât" (baş kadı) olması ile devletin başlıca fıkıh mezhebi haline gelmiştir. Hanefî mezhebi bilhassa doğuya doğru yayılarak Horasan ve Mâverâünnehir'de büyük bir gelişme göstermiştir. Pek çok Hanefî fakihi de buralardan yetişmiştir. Abbâsî devri sona erince yayılma durmuşsa da Osmanlı Devleti’nin kurulması ve bu mezhebi ülke genelinde hukukî istikrarı ve yargı birliğini sağlamak maksadıyla âdeta devletin resmî mezhebi olarak benimsemesi üzerine etki alanı yeniden genişlemiştir.

 

HANEFİ MEZHEBİ NEREDE YAYGINDIR?

Bugün Türkistan, Afganistan, Türkiye ve Balkanlar’da Hanefî mezhebi çok yaygındır. Diğer mezhep mensuplarının pek az bulunduğu Hindistan'da ve Pakistan'da ise Hanefî mezhebinin tek mezhep olduğu söylenebilir.

İMAM EBU HANİFE ESERLERİ


Fıkh-ı Ekber

 El-Alim ve’l Müteallim


El-Fıkhûl Ebsat


Osman El-Betti’ye Risalesi

 Tevhid vasiyeti

 Ebu Yusuf’a yazdığı vasiyet


El-Kaside En-Numaniyye

 Oğlu Hammad’a vasiyeti


Dehri ile Tartışması


Yusuf ile bin Halid Es Semtiye vasiyeti