Erzurum’u fetheden Habîb b. Mesleme el-Fihrî, sahâbîdir, Medine’de bizzat Hz. Peygamber ile görüşmüş ve kendisinden meşhur ganimet hadisi rivayet edilmiştir (İbn Sa’d 2012: VII/287)

Ebû Abdurrahman Habîb b. Mesleme el-Fihrî, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman dönemlerinde görevden göreve, cepheden cepheye koştu. Ebû Ubeyde b. Cerrah, Halid b. Velid, Iyâd b. Ganm gibi sadece İslâm tarihinin değil dünya harp tarihinin tanıdığı sayılı komutanlarla birlikte çalıştı. Suriye, Anadolu, Cezîre, Ermînye hudutlarında Bizanslılara karşı okadar çok askeri seferler düzenledi ki kendisine bu gazaların fazlalığından dolayı “Habîbu’r-Rum” Rumlu Habîb, Rum diyarının Habîbi denilmeye başlandı (İbni Asâkir 1995: XII/66).

Habib b. Mesleme. Hz. Osman'ın emri üzerine Şam ve· Cezire ha kından 6 bin veya 8 bin askerle KaHkala'ya geldi ve şehri. fethedip birkaç ay orada kaldı . Patrikin aleyhlerine ordu topladığını duyunca Hz. Osman'dan yardım taleb etti. Yardıma Selman b. Rebia ei-Bahill 2 bin askerle gönderildi.

Ebû Abdurrahman Habîb b. Mesleme el-Fihrî’nin şahsiyetinin en parlak yönünü cengâverliği, kahramanlığı, harp dehası oluşturmaktaydı. Hayatını anlatırken kaydedeceğimiz için Erzurum yakınlarında beraberindeki altı bin askerle Maryanos’un altmış bin kişilik ordusunu bir gece baskınıyla Kırkgözeler (Çipak) ve Hins (Dumlu)
arasında yapılan savaşta (Beygu 1936: 35) nasıl hezimete uğrattığını, burada anlatmayacağız. Ebû Abdurrahman’ın bu yönünü anlatan bazı araştırmacılar, onu İslam tarihinin fatih komutanları Ebû Ubeyde b. Cerrah ve Halid b. Velid ile mukayese ederler
(Ziriklî 2002: II/166).

Sahabiler, ilim ve irfanı kaynağından alıp onunla dünyayı aydınlatan örnek nesildi. Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi vesellem) Kuran ile eğitip, gönül mektebinde yetiştirdiği dava erleriydi. Onlardan biri olan Abdullah b. Abbas bir gün arkadaşına şöyle diyordu:

– Bugün Allah Resulü (sav) vefat etti, yarın büyük sahabiler de vefat edecek. O zaman ilim irfan onlarla birlikte yok olup gidecek…

Arkadaşı henüz o kıvama gelmemişti. İrfan pınarından süzülen nurla bakan Abdullah b. Abbas’ı anlayamadı ve:

– Önümüzde bu kadar büyük sahabi varken ilmi korumak bize mi düştü, dedi.

“Ben değilsem kim?” bilinciyle hareket eden Abdullah b. Abbas, arkadaşının sözlerine aldırmadan büyük sahabilerin peşlerinden koştu. İlim irfan meclislerini takip etti. Samimi gayretiyle ümmetin gözbebeklerinden biri oldu.

Aynı yolu izleyen pek çok sahabi vardı. Medine’de büyük sahabilerden ilim irfan öğrenen bu gençler, fetihlerle birlikte İslam dünyasının dört bir tarafına dağıldı. Şam, Kûfe, Basra, Mısır, Yemen ve daha nice beldede Kuran ve sünnet meşaleleri yakıp insanların akıl ve gönüllerini aydınlattılar.

Hz. Ebû Bekir Dönemi’nde başlayıp Hz. Ömer Dönemi’nde hızlanan fetihlere katılan sahabiler, Anadolu’ya kadar ilerlediler. Halid b. Velîd ve İyâz b. Ganem ile başlayan akınlar, Habîb b. Mesleme ile devam etti.

Allah Resulü (sav) vefat ettiğinde henüz yirmi yaşına gelmemiş olan Habîb b. Mesleme, Mekke’de doğup büyümüştü. Fihr oğulları soyundan olup Mesleme b. Malik’in tek oğluydu. Mekke’nin fethi veya hicret sırasında henüz on yaşında bir çocuktu. Mekke fethedilince ailesiyle birlikte İslam ile şereflendi. İslam’a gönülden bağlanan Habîb, büyük bir aşk ve şevkle dinini öğrenmeye başladı. Allah ve Resulü’nü tanıdıkça kalbindeki sevgi bir kat daha arttı. Lakin Allah Resulü (sav) Mekke’de kalmadı. Fetihten sonra Medine’ye geri döndü.

En Sevgili’den ayrılmak kalbi aşk ve muhabbetle dolu olan Habîb’i hüzne boğdu. Kalbini saran muhabbet büyüdükçe büyüdü. Bir an önce Medine’ye gitmek, Allah ve Resulü’nün istediği kıvamda bir mümin olmak istedi.

Babaya İtaat Allah’a İtaattir

Aradan bir yıl geçmiş, kalbinde büyüyen peygamber aşkı onu yakmaya başlamıştı. Bir an önce Allah Resûlü’ne (sav) gitmek istiyordu. Lakin babasının üzerine titrediği, evin tek çocuğuydu. Konuyu babasına açsa kabul etmeyeceği açıktı. İlim irfan aşkı ve peygamber sevgisi ağır bastı. Kalbinin sesini dinleyerek yaşının küçük olmasına aldırmadan gizlice baba ocağından ayrıldı. Medine’ye giden bir kervanla Allah Resulü’ne (sav) koştu. Bunu öğrenen babası da peşinden gitti. Huzur-u saadete çıktı. Durumu anlattıktan sonra oğlunu geri götürmek istediğini söyledi.

– Ya Resulallah! Habîb benim tek çocuğum. Elim ayağım. Malımın başında durup onlara bakacak, ailemi koruyup gözetecek tek kişi. Lütfen onun burada kalmasına izin verme. Benimle geri gönder, diye adeta yalvardı.

Hz. Peygamber yanında oturan Habîb’e döndü:

– Ey Habîb! Şimdi babanla geri dön! Umulur ki baban bir süre sonra seni serbest bırakır, buyurdu.

Emir En Sevgili’dendi. İtiraz edemezdi, etmedi de. İlim irfan aşkı ve peygamber sevgisiyle yanıp tutuşan kalbine rağmen babası ile geri döndü.

Aklı Medine’de kalmıştı. Gözü ise hep ufuklarda… Kalbi Allah ve Resûlü’nde, dili her daim bir çıkış yolu nasip etmesi için duadaydı. Rabbi, duasını kabul etti. Bir süre sonra Allah Resulü’nün (sav) işareti gerçekleşti. Bir yıl sonra babası vefat edince serbest kaldı. Onu toprağa verdikten sonra işlerini halledip Medine’ye koştu.1

Çok arzu etmesine rağmen uzunca bir süre Hz. Peygamber ile birlikte olamadı. Medine’ye geldikten bir yıl sonra hastalanan Allah Resûlü (sav) vefat etti. Bu kısa süre içerisinde yine de çok şey duydu, pek çok olaya şahit oldu. Duydukları ve gördükleriyle peygamber aşkı bir kat daha büyüdü.

Cihadın Öncü Birliklerinde

Hz. Peygamber’in vefatından sonra memleketine dönmeyip Medine’de kalan Habîb b. Mesleme, büyük sahabilerden istifade ederek ilim yolculuğuna devam etti. Hz. Ebû Bekir zamanında İslam’ın ve Müslümanların bekası için cepheden cepheye koşarak Ridde savaşları yaptı.

Fetihler başlayınca büyük bir heyecanla Halid b. Velid komutasındaki Şam Ordusu’na katıldı. Henüz yirmi yaşlarının başında genç bir babayiğit olan Habîb b. Mesleme, kısa sürede dikkatleri üzerine çekti.

Orduya katılmasının üzerinden bir yıl geçmişti. İslam ordusu hicretin 14. yılında büyük bir ordu ile Dımaşk/Şam önlerine kadar gelmiş, şehri fethe hazırlanıyordu. Genç sahabi o sırada birlik komutanıydı. Başkomutan Halid b. Velid Şamlıların şehir dışından yardım almalarını engellemek için ordunun en genç komutanlarından Habîb b. Mesleme ve Büsr b. Ebî Ertat’a küçük birliklerle çevre köylere baskın düzenlemekle görevlendirdi.2 Görevini başarı ile tamamlayan sahabiler, bundan sonra Dımeşk fethine katıldılar.

İslam ordusu ile zaferden zafere koşan Habîb b. Mesleme, fetih sırasında aynı yıl öncü süvari birliği komutanı oldu. Yermük Savaş’ının ardından Suriye topraklarında yıldırım hızıyla ilerleyen İslam ordusuyla ülkenin büyük bölümünün fethine katıldı.

Savaşlarda büyük kahramanlıklar gösteren Habîb’in cesaret ve kabiliyeti Hz. Ömer’in kulağına kadar gitmişti. Duyduklarından hoşlanan halife, sohbetlerinde ondan bahsediyor, sahabiyi takdirle anıyordu.

Habîb b. Mesleme’nin kalbindeki ibadet aşkı, cihat aşkı kadar büyüktü. Hicretin 20. yılında, cepheden ayrılıp hac görevini ifa için Mekke’ye gitti. Orada Hz. Ömer ile karşılaştı. Halife kendisinden övgüyle söz edilen genç kahramanla yakından ilgilendi. Çeşitli sorular sorarak onu tanımaya çalıştı.

– Ordunun geri hizmetinde misin, diye sorduğunda kahramanlığı kadar mütevazı olan genç sahabi:

– Vallahi hem geride hem de öncü birliklerinde savaşıyorum, dedi. Aldığı cevaptan memnun kalan halife, bir süre onu yanında bulundurdu. Bir gün onu dünya malına karşı tavrı konusunda denemek istedi. Görevlilere:

– Ona hazinenin kapılarını açın! Dilediğini şeyi alsın, emrini verdi.

Ardına kadar açılan hazinede bulunan altın ve gümüşlere dokunmayan genç sahabi, oradan yalnızca bir silah aldı.3 Hz. Ömer bununla cepheden gelen haberlerin doğruluğuna test ederken o günden sonra sahabiye daha fazla değer verdi.

İlimle Taçlanan Cihad

Cihad aşkı Habîb b. Mesleme’yi ilim ve irfandan hiçbir zaman alıkoymadı. Her fırsatta büyük sahabilerin yanına koşuyor, onların tavsiyelerini dinliyordu. Onlardan biri de Ebû’d Derdâ (ra) idi. Bir gün genç sahabiye şu tavsiyede bulundu:

– Mazlumun bedduasından sakın! Çünkü Allah Resulü (sav) “Bir kul zulmederse Allah ona yardım etmez. Kendisine yardım edecek biri de bulunmaz.” buyurdu.4

Şam’da bulunduğu sürede gönül dünyasını aydınlatan Ebû’d Derdâ’nın (ra) sohbetinden ayrılmadı. Hastalandığını haber alınca ziyaretine gitti. Halinden vefatının yaklaştığını anladı.

– Anladığım kadarı ile Rabbine varmak üzeresin. Allah seni hayırla mükafatlandırsın, duasında bulundu. Ziyarete gelenlerden biri:

– Ey Ebû’d Derdâ! Şikayetin nedir, diye sorduğunda gönüller fatihi Ebû’d Derdâ (ra), eşsiz bir iman bilinciyle:

– Günahlarımdan şikayetçiyim, dedi. Adamlar:

– Canın ne istiyor, diye sorduklarında

– Elbette cenneti, dedi.

– Sana doktor çağıralım mı, dediklerinde ise

– Beni hasta eden zaten dertlere şifa verenin ta kendisi, dedi.5

Sahabinin verdiği cevaptan etkilenen Habîb b. Mesleme, bu iman bilincini hayatı boyunca kendisine rehber edindi.

Kaynakça: 1) Şâmî, Sübülü’l-hüdâ, 10/109; İbn Manzûr, Muhtasar, 6/190. 2) İbn Manzûr, Muhtasar, 14/335. 3)Belâzürî, Futûhu’l-büldân, 132. 4) İbn Manzûr, Muhtasar, 6/190. 5) İbn Manzûr, Muhtasar, 29/230.

HABİB BİN MESLEME ABDURRAHMAN GAZİ MİDİR?

Habib Bin Mesleme’nin Abdurrahman Gazi Olduğuna Dair Bazı Karîneler
Buraya kadar “Sahâbî Abdurrahman Gazi” isimlendirmesindeki “Sahâbî”
“Abdurrahman”, “Gazi” nitelemesine uygun tarihi şahsiyetin kim olduğunu araştırdık ve gördük ki bu tanıma uyan ve onunla tam olarak örtüşen büyük zat, Erzurum’u fetheden ve daha sonra aynı şehirde yönetici olarak bulunup orada vefat eden Ebû Abdurrahman Habîb b. Mesleme el-Fihrî’dir.

Fethinden itibaren bir gaza üssü olarak hizmet veren, değişik İslam şehir ve kasabalarından i’lay-ı kelimetullah için mücahitleri ağırlayan bir serhat şehriyle Abdurrahman Gazi ne kadar uyumlu, birbirine ne kadar çok yakışmaktadır!
Burada çalışmalarım esnasında dikkatimi çeken ve sizinle paylaşmak istediğim iki hususu arz etmeye çalışacağım. Bu iki veriye, ele aldığımız konuyu doğrudan değilse bile dolaylı olarak destek sağlayan, ışık tutan iki karîne diyebiliriz.

Ebû Abdurrahman Habîb b. Mesleme elFihrî’nin hayatını araştırırken dikkatimizi çeken başka bir noktayla daha karşılaşılmıştır.


O da Abdurrahman Gazi’nin boyunun oldukça uzun olmasıydı. İbn Asâkir’de bu husus şöyle anlatılır: Abdullah b. Yahya rivayet ediyor: “Habîb b. Mesleme ile Şurahbil b. Sımt’ın cenaze namazına katıldım. Yüzünü bize taraf döndürdü; boyunun uzunluğu sebebiyle sanki bize tepeden bakıyordu.” (İbni Asâkir 1995: XII/78) Boylu poslu oluşu, bu kadar açık bir tarzda ifade edilmese de, yukarıda Hz Ömer ile Hac münasebetiyle Mekke’de karşılaştıkları zaman bir kez daha söz konusu edilmişti (İbni Sa’d 2014: VI/569). Biz böyle bir kayıtla karşılaşınca acaba sandukanın uzunluğuyla Habîb b. Mesleme’nin uzun boylu olması arasında bir ilişki var mıdır diye düşündük? Yukarıda sandukanın uzunluğu ile şahsın yüceliği arasında bir ilişki kurulduğunu görmüştük.


Acaba manevi büyüklüğün yanı sıra bedeni büyüklüğe bir işaret düşünülemez mi? Yani sandukanın uzunluğuyla Ebû Abdurrahman Habîb b. Mesleme’nin boyunun uzunluğu arasında hakiki bir ilişki veya boyunun uzunluğuyla hem sandukanın uzunluğu arasında hakiki bir ilişki hem de şahsiyetinin büyüklüğü arasında mecazî bir ilişki kurulamaz mı?

Kaynak:- Prof Dr Osman Gürbüz tarafından kaleme alınan /Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Eylül 2016 20 (3): 1155-1171 de çıkan makale

-Abdullah Aydınlı tarafından kaleme alınan “Sahabe Coğrafyasının Bir Parçası Olarak Doğu Anadolu" adlı makale

-İslam Ansiklopedisi maddesi

-İbrahim Hakkı Konyalı, Abideleri ve Kitabeleri ile Erzurum Tarihi. İstanbul: Erzurum Tarihini Araştırma ve Tanıtma Derneği Yayınları, 1960.