Erzurum’un ve Türkiye’nin manevi mimarlarından, Büyük İslam Alimi ve Kanaat Önderi Erzurum Alvarlı Efe Muhammed Lütfi Efendi kimdir nerelidir özellikleri ve eserleri neler? Mezarı nerededir, Türbesine nasıl gidilir?

Erzurum’da yetişmiş önemli şahsiyetlerden biri olan ve Erzurum halkı arasında “Efe Hazretleri” ya da kısaca “Efe” olarak bilinen Alvarlı Efe Hazretleri’nin adı, Muhammed olup mahlası ise Lütfi’dir.

Nakşibendî büyüklerinden. 1868 (H.1285) târihinde Erzurum'un Hasankale ilçesine bağlı Kındığı köyünde doğdu. Babası Hâce Hüseyin Efendi, annesi, Seyyide Hadîce Hanımdır. İlk tahsîlini babasından aldı. Sonra Erzurum'daki tanınmış bâzı âlimlerin derslerine devâm etti. 1890 yılında Hasankale'nin Sivaslı Câmiine imâm oldu. Aynı yıl babasıyla Bitlis'e giderek Muhammed Küfrevî hazretlerine talebe oldu. Bâtınî ilimlerde ilerledi. Her gün iki saat hocasının sohbetinde bulunurdu.

Muhammed Lütfi Efendi 1868 yılında Hasankale’nin Kındığı köyünde dünyaya gelmiştir. Babası Hüseyin Efendi, annesi Hatice Hanım’dır. İlk tahsilini babası vasıtasıyla tamamlamış, 22 yaşında iken Hasankale’de Sivaslı Camii’ne imam olmuştur. Bu imamlığı esnasında ilmî yeteneği ve güzel ahlâkıyla herkesin takdirini kazanan Alvarlı Efe, babasıyla birlikte Bitlis’e giderek Küfrevî Hazretleri’ne intisap etmiş, bir müddet sonra onun seçkin bir halifesi olarak Hasankale’ye dönmüştür.

Daha sonra Dinarkom köyüne tayin olunan Alvarlı Efe Hazretleri, I. Dünya Savaşı’na kadar burada kalmış, 16 Şubat 1916’da Rusların Erzurum’u işgali üzerine, Erzurum’a göçerek, babasını Erzurum’a bırakıp, kendisi imamlık göreviyle Yavi nahiyesine gitmiştir. Rus istilası müddetince burada kalıp istilaya karşı koymak için çareler aramıştır.

Alvarlı Efe Hazretleri, Erzurum’un kurtarılmasından sonra tekrar Hasankale’ye dönmüştür. Kendisine teklif edilen Hasankale Müftülüğü görevini kabul etmemiş, yakındaki Alvar köyü halkının ısrarlı talepleri üzerine, oraya giderek 24 yıl vazife yapmıştır. Bundan dolayı halk arasında,"Alvarlı Efe" adıyla meşhur olmuştur. Ancak hastalığı sebebiyle, devamlı olarak hekim kontrolünde olması gerektiği için 1939’a kadar kaldığı bu köyden ayrılmak zorunda kalmış, köy halkından izin isteyerek, Erzurum’da Mehdi Efendi mahallesinde kiraladığı bir eve yerleşmiş, irşad ve ilmî faaliyetlerine burada 16 yıl devam etmiştir. 12 Mart 1956’da (pederlerinin vefat ettiği ve aynı zamanda Erzurum’un kurtuluşu olan bir günde) vefat etmiştir. Cenaze namazı kalabalık bir cemaat eşliğinde kılınmış, ardından Alvar köyüne götürülüp orada toprağa verilmiştir.

Efe hazretleri, İslâmiyetin aleyhine cereyanların geliştiği ve pekçok müslümanın perişan olduğu o günlerde dertlerini daha çok şiirle dile getirdi. Onun Arapça, Farsça ve Türkçe yazdığı bu şiirleri ölümünden sonra oğlu Seyfeddîn Mazlumoğlu tarafından derlenerek Hulâsâtü'l-Hakâyık adıyla yayınlandı. Şiirleri ve gazelleri incelendiğinde, Allahü teâlânın aşkı ve Resûlullah'ın sallallahü aleyhi vesellem sevgisiyle dolu olduğu görülmektedir.

Hace Muhammed Lütfi, daha çok ‘Alvarlı Efe’, ‘Alvar İmamı’ , ‘Efe Hazretleri’, ya da ‘Efe’ olarak tanınıyor.
Türkçe, Arapça, Farsça, Kürtçe şiirler yazıyor.
Ama şiirlerini babasına ‘Beğenmez’ korkusu ile pek göstermiyor.
En son olarak Efe’ye ait güfteleri, Mükerrem Kemertaş seslendiriyor.

SEYREYLE güzel kudreti mevla neler eyler’, ‘Can bula cananını/ Bayram o bayram olur’, ‘Erzurum kilidi mülki İslam’ın/ Mevla’ya emanet olsun Erzurum’ adlı eserleri hiç dinlediniz mi?
Rahmetli ses satançısı Raci Alkır’ın ünlendirdiği, bu türkü ve şarkıları kimler okumamış ki:
Sibel Can,İbrahim Erkal, Ahmet Özhan, Cengiz Özkan, Erkan Oğur, Nurullah Akçayır’ın okuduğu bu eserler hala dilden dile dolaşıyor.

Alvarlı Efe, ömrünü İslâm’ı anlatma, insanları irşad etme yolunda geçirmiş, sohbet ve şiirleriyle insanları; ilme, doğruluğa, takvâya davet etmiştir. O’nun çeşitli şiir türlerinden meydana gelen Hulâsatü’l-Hakâyık adlı eseri, bu nevi tavsiyelerle dolu olup, iç dünyasını yansıtması açısından da çok önemlidir.

Burada bu değerli eserde derlenmiş olan Alvarlı Efe Hazretleri’nin şiirlerine güzel bir örnek olarak, 20 kıta halindeki meşhur “Erzurum Destanı” isimli şiirinin birkaç kıtasına yer vererek asıl konumuza geçmek istiyoruz.

Erzurum Destanı’ndan 

"Erzurum kilidi, mülk–i İslâm’ın,
Mevla’ya emanet olsun Erzurum.
Erzurum derbendi ehl–i imanın,
Mevla’ya emanet olsun Erzurum."

"Gayet şecaatli erler var idi, 
Nisasi, ricali hayadâr idi,
Edepli erkânlı bir diyar idi, 
Mevla’ya emanet olsun Erzurum."

...

"Kalblerine dolsun feyz–i Rabbanî, 
Ahalisi bulsun rahm–i Rabbanî.
LÜTFÎ, Erzurum’dan gördün ihsani,
Mevlâ’ya emanet olsun Erzurum." (2)
Marifet Eri

Efe Hazretleri, ilham-ı ilahiye, ledünni ilme mazhar, ârif bir zattı. Şiirlerinde bu ilmin hususiyetini ve değerini şöyle dile getirir:

"Bak ilham-ı ilahîden dolan dil kenz-i hikmettir,
Anı bul halleder ilm-i ledünle her muammayı." (s. 433)
Yani, ilahî hikmetlerle dolan gönül bir hikmet hazinesi gibi olup, böyle bir gönüle sahip olan kimse Allah tarafından ihsan edilen bu ilim sayesinde her müşkülü halleder.

***

"Dilde ders-i a'ref okur dervişân,
Keşf olur sırrına esrar-ı Kur’ân.
Arif-i Hakk olur ilm-i ledündân,
Olur marifetin bahr-i ummani." (s. 444) 
Yani, Allah yolunun yolcuları, gönül dersanesinde marifet dersi okurlar. Böylece kalblerine Kur’ân’ın sırları açılır. Allah tarafından ihsan edilen ledünnî ilme mazhar olmuş böyle kimseler, Cenab-ı Hakk’ı hakkıyla bilen kullar olur, marifet deryasına dalar da dalarlar.

***

"Gönül nur-i hidayette okur esrar-ı eşyâyı,
Aref dersin alan talib görür dilde dilârâyı." (s. 411)
Yani, gönül, hidayet ışığıyla mahlukâtın yaratılış hikmetlerini, ilâhî isimlere mazhar oluşlarına dair sırları okuyup öğrenir. Marifetullah dersini tamamlayan bir talib-i Hak gönül aynasında Allah’ı müşâhede eder.

***

"Mekteb-i ilm-i ledünnîdir bu alem ser-te-ser,
LUTFİYA nûr-i hüdâ Hakk’ı temennadır garaz." (s. 302)
Yani, bu âlem baştanbaşa bir ledünnî ilim mektebidir. Ey Lütfi! Yaratılış gayen hidâyet nurunu elde ederek Cenab-ı Hakk’ı istemektir.

Alvarlı Efe’nin şiirleri, marifetullah denizinin çok derinlerine daldığının açık göstergeleridir. Şimdi onun bu marifet denizinden topladığı bazı incileri göstermeye çalışacağız:

***

"Cihan bir zarf-ı esrâr-ı ilahîdir, gözün varsa,
Görürsün hurşid-âsâ keşf olunmuş her muammayı.
Erişse dîde-i dilde görür kudret-i Mevlâ’yı,
Doğar her zerreden bir şems, bu eşya vahdet âyâtı." (s. 421)
Yani, bu kâinat, içinde ilahî sırları barındıran bir zarf gibidir. Basiretin varsa, her müşkülün güneş gibi aydınlanıp hallolduğunu görürsün. Böylece, gönül gözüyle Mevlâ’nın kudreti müşahede edilir. Her zerreden bir güneş doğarak bütün varlıklar Allah’ın birliğini terennüm ederler.

***

"Kitab-ı sırr-ı vahdettir bu eşyada olan eşkâl,
Bu mevcud Mûcid’e dâldir münevver kıl süveydâyı." (s. 447)
Yani, bu varlıklarda görülen şekiller, Allah’ın birliğinin sırlarını ifade eden yazılardır. Bu varlıklar, kendilerini var eden bir Zât’a delâlet edip gösteriyor. Eğer gönül dünyanı aydınlatırsan bu gerçekleri görürsün.

***

İşit ezkâr-ı eşyayı geçüp sît û sadâlardan (Şan şeref peşinde koşmayı, övgü ve alkış seslerini dinlemeyi bırakıp biraz da varlıkların Yaratıcılarını zikredişlerini dinle) (s. 304) diyerek her şeyin Allah’ı anıp, O’nu tanıttığına dikkat çeker. Şu beyitler de “Her şey Allah’ı hamdiyle tesbih eder” (İsrâ sûresi, 44) ayetinin tefsiri mahiyetindedir:

"LUTFİ bu eşyâ ne ki var Hâlıkını tesbih eder,
Eder ise bu mahlukât esrar-ı Hakk’ı talimât." (s. 114)
Yani, Ey Lütfi! Bu varlıkların tamamı Yaratıcı’larını tesbih edip ilâhî sırları ta’lim ederler.

***

"Kim okursa dilde ders-i men-aref,
Âlem-i manada bulur bin şeref,
Bir gör tevhid eder eşya her taraf,
LUTFİ hüccetindir imanın senin." (s. 328)
Yani, kim gönlünde marifet dersini okursa, mana âleminde bin şeref bulur. Her şey Allah’ın birliğini ilan eder. Ey Lütfi! Senin hüccetin imanındır.

***

Bu kâinat kudretinde bir hubabdır ya Ğanî (s. 337) diyerek Allah’ın sonsuz kudretine dikkat çeken Alvarlı Efe Hazretleri, kâinatı kalem-i kudretle yazılmış bir kitap olarak tavsif eder, şiirlerinde bu kitabı ne kadar güzel okuduğunun örneklerini sunar. Bu kitabın güzel bir sayfası olan bahçeyle ilgili şu şiiri bu konuda güzel bir örnektir:

"Bu bahçe ne müzeyyen,
Kudret-i Mevlâ’yı seyreyle.
Görünür sırr-ı vahdet, 
Cennet-i Me’vâ’yı seyreyle."
Yani, bu bahçe ne kadar süslü! Gel de Yüce Mevlâ’nın kudretini seyret! Bu bahçede Allah’ın birliğinin nişaneleri görünüyor. Gel de, Me’vâ cennetini seyret!

"Nazar kıl gül-gülistânı,
Ederler tevhid-i Bârî,
Bezenmiş dârı diyârı,
Gül-i ra’nâyı seyreyle."
Yani, Bak! Gül, gülistan hepsi Yaratıcı’larının birliğini ilan ediyorlar. Her taraf ne güzel süslenip bezenmiş! Gel de bu hoş kokulu güzel gülü seyret!

Çeşitli âyetlere telmihlerle dolu olan aşağıdaki beyitler ise, Alvarlı Efe’nin kâinat kitabını ne kadar güzel okuduğunu, tefekkür dünyasının genişliğini bildirmekle birlikte, Kur’ân ayetlerine derin vukufiyetini de göstermektedir. Çünkü o, iki kitabı da (kâinât ve Kur’ân) güzel bir şekilde okuyarak, Allah’ın varlığına, birliğine, kudret ve rahmetine, insanları ölümlerinden sonra tekrar diriltmenin Allah için çok kolay olduğuna istidlâlde bulunmuştur:

"Hatemu’l-Enbiya Mahmud u Muhammed getirip,
Bize Kur’an-ı Kerim her dü-cihan daru’l-emân."
Yani, Peygamberlerin sonuncusu olan Hz. Muhammed (a.s) bize hem dünya hem de âhiret saadetinin rehberi olan Kur’ân’ı getirmiştir. 

"Nazar et kâinatın kâtibinin defterine,
Kalem-i kudret ile yazdığına var mı gümân?!."
Yani, Bu kâinâtı kudret kalemiyle yazmış olan Kâtib’in defterine bir bak! Kudret kalemiyle yazdığı bu eserler hakkında bir şüphe olur mu?!

"Bu kadar saltanatı gösterecek Zât-ı Hudâ,
Var mı tebdil ile tağyir bu kadar devr-i zeman?!."
Yani, Yüce Allah öyle bir saltanat ve hükümranlık gösteriyor ki, bu kadar zaman geçmesine rağmen kurduğu bu eşsiz nizamda bir değişme ve sapma olmamıştır.

"Berr ü bahirde olan ekl ile şürb muhtacı,
Herkesin rızkını vermeye kadirdir Rahmân."
Yani, Kara ve denizde rızka muhtaç bütün canlılara rızık vermeye o Rahman kadirdir.

"Rahm-i zî-ruhda tecemmu edecek her iki su,
Ola bir mîr-i zeman inkar eder mi insan?!."
Yani, Ana rahminde iki suyun birleşmesiyle, yeryüzünün efendisi olan insan meydana geliyor. Bu gerçeği kimse inkâr edebilir mi?!

"Bir avuç toprağı Âdem edemez mi Allah?!.
Rûz-i mahşerde bize kudretini ede ayân."
Yani, insanı bu surette yaratan Allah bir avuç topraktan Âdem’i yaratamaz mı?! Mahşer gününde insanı dirilterek kudretini herkese gösteremez mi?!

"Bir çekirdeği Hudâ eyleye bir cism-i kebîr,
Yevm-i kıyamda olur mu LUTFİYA şüphe emân." (s. 302)
Yani, Allah bir çekirdekten koca bir ağacı inşa ediyor. Artık bu gerçekleri gören bir insanın insanların diriltilerek kabirlerinden kaldırılacağı kıyamet günü hakkında bir şüphesi kalır mı Ey Lütfi!

Cenab-ı Hakk’ı esma-i hüsnasıyla tavsif ettiği şu kıtalarında tevhid ilminin gönüle yerleşmesinin irfan ile olacağına dikkat çeker:

"Hâlık-ı âleme bin hamd ü senâ,
Şeriki yok zatı alîm u dânâ,
Kudreti kadimdir basîr-i bînâ,
Her anda o Mennân bir şan iledir."
Yani, Bu kâinatın yaratıcısı olan Allah’a binler hamd ve senalar ederiz. O’nun ortağı, misli ve dengi yoktur. O Alimdir. Kudreti kadim olup her şeyi görendir. O Mennân her ân bir iştedir.

"Alemleri var eyleyen bir Allah,
Secdeler eyleriz hasbeten lillah.
Fanidir mâsivâ Bâki’dir Allah,
Nûr-i tevhîd dilde irfân iledir." (s. 123-124)
Yani, Âlemleri var eden Allah birdir. Ona rızasını kazanmak için secde ederiz. Allah Baki olup onun dışındaki her şey fanidir. Tevhid nuru gönülde irfan ile olur.

“Secde et, yaklaş!” (Alak, 96/19)
âyetine telmih edip “Ubudiyetten özge kurb-i Hakk’a bir sebeb yoktur.” (s. 445) diyerek Allah’a yakınlaşmanın yolunun ancak ibadetle mümkün olacağını söyleyen Alvarlı Efe, ârif-i billah olmanın bir neticesi olarak, Allah’a gönülden teslim olmuş, O’nun her işinde bir hikmet olduğuna yakinen inanmış bir zattır. “Mevlâ görelim neyler, Neylerse güzel eyler” diyen Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri gibi o da: “Bütün ef’ali hikmettir, Huda’nın kahri rahmettir.” (s. 422) diyerek, insana hoş görünmeyen şeylerde, bela ve musibetlerde dahi, rahmet cilvelerinin bulunduğuna dikkat çeker, “Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olur. Olur ki sevip arzu ettiğiniz bir şey sizin için şerli olur.” (Bakara sûresi, 216) âyetlerinin manalarını terennüm eder.

ALVARLI MUHAMMET LÜTFİ'NİN MEZARI

Muhammed Lütfi Efendi’nin kabri şerifleri Pasinler’in Alvar köyünde, kendi adına yapılan külliyenin içerisindedir. Ziyaretçisi hiç eksik olmaz. Mezar şahidesinin kitabesi mahdumu ve halifesi olan Hacı Seyfeddin Efendi’ye aittir. Kitabe:
        Hu vel Hayyül Baki
        Fazlullah-ı ekber tevhid-i Bari
        Lutfullah-ı a’zam canan civarı
        Gurbiyyet-i Mevla ikram-ı ezel
        Ferman-ı ircii hukm-i Lem-yezel
        Ravh-ı reyhan ikramıyla mükerrem
        Kıldı bizi Rabbim hamd-i muazzam
        İmam-ı enbiya rehberdir bize
        Sırr-ı Hacegan’dır tac-ı ser bize
        Semiyy-i fahr-i âlem namım Muhammed
        Evld-ı resüldür ceddim ced-be-ced
        Nesim-i Küfrevi bağ-ı Nakşibend
        Tarih hayatımdır rah-ı Nakşibend

Muhabbet Eri

Muhabbetullah, marifetullah’ın bir neticesidir. Marifet-i İlahiyyede büyük mesafeler kat’etmiş olan Alvarlı Efe, muhabbetullah deryasına dalmış, eynemâ şarabı diye isimlendirdiği, muhabbet şarabını içerek kendinden geçmiştir. Alvarlı Efe’nin şiirleri ilahi aşk ile tutuşmuş bir gönülden savrulan kıvılcımlar gibidir. “Nimet oldur ışk-ı Hakk rûşen-zamîr olsun sana” (s. 103) diyerek ilahi aşkın en büyük nimet olduğuna ima eder. Ona göre muhabbet-i ilahi, âlemlerin mâye-i hayatıdır. Kur’ân da bu muhabbeti talim eder:

"Kamu âlemlere ayn-ı hayattır,
Okur dilden dile Kur’ân muhabbet." (s. 58)
Yani, Kur’an, bütün âlemlere hayat veren muhabbeti okuyup durur.

O, “Bâki bir can isteyenler fâni bir can istemez” (s. 231) “Meydan-i tevhidde merd-i merdâne olan Hak’tan gayri bir yâre bakmaz” (s. 226) diyerek hiç batmayan bir güneşe, hiç solmayan bir güle meyil vermiştir.

“Ölümsüz olan Hayy’a tevekkül et!” (Furkân, 25/58)
âyetinden ilham alarak İbrahim (a.s) gibi batıp kaybolan fani güzelliklerden yüz çevirişini şöyle ilan eder:

"Bir güle gönül ver ki o gül solmaya hâşâ,
Öyle bir güzele el ver dâd-res olsun sana." 
Yani, öyle bir güle gönül ver ki, o gül asla solmasın. Öyle bir güzelin elinden tut ki, senin yardımına koşsun.

"Öyle bir dildâre dil ver eyleye dilşâd seni,
Öyle bir dâmanı tut ki ede ber-murâd seni."
Yani, öyle bir sevgiliye gönül bağla ki, gönlünü şâd etsin. Öyle bir eteğe yapış ki, seni muradına erdirsin.

"Öyle bir yâr ile yâr ol yâr ola her dü serâ,
Hurşid-âsâ her zamanda eyleye irşâd seni." (s. 412)
Yani, Öyle bir yara yar ol ki, sana iki dünyada da yar olsun. Güneş gibi, daima senin yolunu aydınlatsın.

LUTFİ tut dest-i garibi sen garibsin o garib (s. 236) mısraıyla dile getirdiği gibi, Efe bu fani dünyada Mahbûb-u Bâki’sinden ayrı kalmış, O’nu arayıp duran bir garip idi.

"Gel ey can bülbülü, fâni kafeste zârı mu’tad et,
Ezel demlerini yâd eyleyüp bin âh û feryâd et."
Yani, Gel ey can bülbülü, bu fani dünya kafesinde ağlamayı adet et. Ezel’deki halini hatırlayıp binlerce âh-vâh et!

"Vatan gülzârını terk eyledin diyâr-ı gurbette,
Bu hâristan-ı mihnette belâ emtârını yâd et." (s. 110)
Yani, Bu gurbet yerinde vatan gülistanını terk ettin. Artık, bu sıkıntılı diken tarlasında belâ yağmurlarını anıp dur, diyerek nasıl bir garip olduğunu, yaşadığı gurbet hayatının ne olduğunu şerh eder. Bu gurbet, asıl vatanından ayrılıp bu fani dünya kafesinde sızlanıp duran can bülbülünün elestü bi-rabbikum (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?!) hitabına belâ (evet)! diye karşılık vererek gülistan olan asıl vatanından ayrılıp bu dikenlerle dolu gurbetteki bela yağmurlarına giriftar olduğu gurbettir. Böylece o bu dünyada, Efendimiz’in “dünyada bir garip gibi ol” (yani kendini gurbette farz et) emrinin manasını çok iyi anlamış ve öyle yaşamıştı. Ancak, gurbet ne kadar uzun sürse de “Allah’a mülaki olmayı ümit eden kimse mutlaka bu arzusuna kavuşacaktır” (Ankebut sûresi, 5) âyetinin hükmünün mutlaka gerçekleşeceğinden emin idi. Nitekim şöyle der: “Lâ-cerem Mecnun olan bir gün bulur Leylâ’sını” (s. 417)

Alvarlı Efe, elest bezminden beri kalbinin ilahî aşkla dolduğu inancındadır. Çeşitli beyitlerde bu durumu dile getirir:

***

"Gönül bezm-i elest’ten taht-gâh’ı hubb-i Mevlâ’dır,
Tecelli-hanesinde feyz-i Mevlâ’sın nihan eyler." (s. 187) 
Yani, gönül tâ ezel bezminden beri Mevlâsı’nın sevgisinin yerleştiği makamdır. Orada Mevlası’nın feyzini saklar.

***

"Masiva bilmez nedir bezm-i elest mestânesi,
Öyle hayret bahşeder nâtıkları lallandırır."
Elestu bi-Rabbikum meclisinde sarhoş olan, masiva nedir bilmez. Bu öyle hayret verici bir durumdur ki, konuşanların dili tutulur.

"LUTFİYA bu bâdedir mesteyleyen Mûsâ’ları,
Zevk-i ruhani verir kâl ehlini hâllandırır." (s. 198) 
Yani, Ey Lütfi! Hz. Musa’nın, Rabbinin dağa tecelli etmesiyle düşüp bayılmasına sebep olan işte bu bade’dir. Bu bade, yani muhabbetullah, insana ruhanî bir zevk verir. Söz ehlini hâl ehli yapar. 

***

"Hamdü-lillah din û imandır şerab-ı eynemâ,
Bârekallah nûr-i Kur’ândır şerab-ı eynemâ." (s. 98)
Yani, Elhamdulillah, eynemâ şarabı (her şeyde Allah’ın isimlerini müşâhede etmek) din ve imandır. Barekallah, eynemâ şarabı Kur’ân’ın nurudur. …gibi beyitlerde görüldüğü gibi, Alvarlı Efe’nin şiirlerinde sıkça geçen eynema şarabı, “Yüzünüzü nereye dönerseniz (eynemâ tuvellû) Allah’ın vechi oradadır” (Bakara sûresi, 115) âyetinden iktibas edilmiş bir kavram olup, kâinatın her tarafında Allah’ın isimlerinin tecelli ettiğini, her şeyin Allah’ı tanıtıp gösterdiğini, başka bir deyişle, marifet ve muhabbetullahı ifade etmektedir. 

Yukarıdaki beyitlerde geçen meyhâne ise bu aşk meyinin (eynemâ şarabının) içildiği meclislerdir. Başka bir ifadeyle meyhane men-aref (3) badesinin sunulduğu men-aref meyhanesidir. (s. 152) Bazen de men-aref dersinin okunduğu dersane.

 

Sonuç

Alvarlı Efe Hazretleri, marifetullah deryasına dalmış, muhabbetullah bahçesinde seyran etmiş bir insan-ı kâmil olarak, yaşadığı yıllarda bir güneş gibi çevresini aydınlatıp ilim ve irfan ışıklarını neşrettiği gibi, geride bıraktığı menkıbeleriyle ve değerli eseri Hulâsatu’l-Hakâik ile bizleri de aydınlatmaya devam etmektedir. Burada örnek olarak sunduğumuz şiirler, âb-ı hayat’la dolu olan o deryadan numune olarak alınmış birkaç katreden ibarettir.

ALVARLI EFE TÜRBESİ NEREDE

KERÂMET VE MENKÎBELERİ

BU LOKMA SENİNDİR

Efe hazretleri Erzurum'da talebelerinin birinin evinde, sohbet sonunda duâ ediyordu. Öylesine cânu gönülden bir istek ve arzu ile yakarışı var idi ki, etrafındakiler sanki Allahü teâlâyı görür gibi duâ ettiğini zannediyorlardı. Yürekler yerinden fırlayacak gibi çarpmada, gönüller arşa açılmada idi. Duânın bitimi ile ortalığı sessiz bir sükût kapladı. Ev sâhibi fırsattan istifâde, hazırlattığı tatlıları getirdi. Bu sırada evin çocuğu, kapının arkasında; "Efe'ye büyük zât diyorlar, güyâ böyleleri kerâmet de gösterirmiş, eğer aslı varsa tabakta ilk lokmayı bana uzatsın da göreyim onun kerâmetini? Yoksa beni inandıramaz." diye düşünüyordu.

Bu sırada lokmayı alan Efe, ağzına götürecek yerde birdenbire;

"Kapı arkasındaki genç! Buraya gelir misin?" diye seslendi. İkinci defâ tatlı bir sesle tekrar;

"Buraya gel, bu lokma senindir, başkası alamaz!" buyurdu.

Utanarak yanına gelen gence Bismillah diyerek ilk lokmayı verdi.

Dipnotlar:

1. Alvarlı Efe’nin tarihçe-i hayatına dair bilgiler, kendi eserinden tesbit ettiklerimizin yanında şu kaynaklardan istifadeyle yazılmıştır: Seyfeddin Efendi, “Hâce Muhammed Lutfi, Lakab-ı Meşhuriyle: Efe Hazretleri” (Hulasatu’l-Hakayık’ın sonunda, s. 5089), Ahmed Ersöz, Alvarlı Efe Hazretleri, Nil Yay., İzmir, 1991; Hüseyin ELMALI, “Alvarlı Muhammed Lutfi Efendi ve Erzurum Destanı”,  Selahattin Kıyıcı, “Alvarlı Muhammed Lütfi Efe”, DİA, II, 552; Mehmet Lütfi Karaca, Alvarlı Muhammed Lutfi’nin Şiirlerinin Umumi Tahlili, (Yüksek Lisans Tezi), Erzurum, 1996.

2. Alvarlı Efe Hazretleri, Hulâsatü’l-Hakâyık s. 467. Aynı kitaptan olan daha sonraki kaynaklar metin içerisinde belirtilmiştir.

3. Bu kavram, Men arefe nefsehu fekad arefe rabbehu (kendini bilen Rabbini de bilir) hadisinden iktibas edilmiş bir ifade olup, Arif-i billah veya marifetullah manalarında kullanılmaktadır. 

  Erzurum’un güzide evladı büyük efemiz, büyük veli Muhammed Lütfi Efendinin ruhu şad makamı cennet olsun.