aliosmanengin25 @ hotmail.com

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE EĞİTİM YÖNETİMİ VE MİLLİ EĞİTİM MESELEMİZ

Prof. Dr. Ali Osman ENGİN

Türk Eğitim Tarihi perspektifinden bu meseleye bakıldığı zaman, kronolojik olarak işin olay boyutuna değinilmelidir. Bilindiği gibi, olay birebir somut olarak yaşanılan durumlardır ve tarihin konu alanıdır. Çünkü tarih bir olay bilimdir. Bu olaylardan yola çıkılarak ulaşılan genellemeler ise olgu olarak adlandırılır. Sosyoloji ise bir olgu bilimdir. Toplumsal olayları sebep ve sonuç ilişkisi içerisinde inceleyip değerlendirir. Taraf tutmaz, yan tutmaz olanı sadece var olanı inceler. Bu durumda yazımızın konu alanı olarak eğitim tarihi ve eğitim sosyolojisinden yola çıkarak değerlendirmelerimizi yapacağız.

Bu süreç çerçevesinde ve ilkçağda eğitim, sadece siyasi otoriteyi elinde tutan belli ve ayrıcalıklı kesimlerin hakkı olarak kabul ediliyor ve uygulanıyordu. İçerik olarak günlük yaşam ve iletişim becerileri, ellerinde olan veya ele geçirmiş oldukları otoriteyi ve mal ve imkânları kullanma irade, tutum ve becerilerini öğreniyorlardı. Yazının bulunması eğitim ve öğretim kavramının yazıcıların eğitilmesiyle özdeş olarak algılanmasına yol açmıştır. Yazıcılar devlete bağımlı olduklarından devletin kurallarını benimsemek ve hiyerarşisine uymak zorunda kalmışlardır. M.Ö. V. yy.’ dan itibaren Antik Yunan’ da eğitim ile ilgili önemi gelişmeler yaşanmış, eğitim toplumun sadece genel ihtiyaçlarının karşılanması değil, batı liberal anlayışının ön gördüğü, İbni Haldun’un “şahsiyet” kavramıyla alternatif ürettiği bireyin çeşitli boyutlarıyla adeta kusursuzlaştırılması şeklinde somutlaşmış ve gerekçeler üzerine oturmuştur. Daha sonraki dönemlerde özellikle Sokrates, öğrencisi Ksenofon ve Platon bu gelişmelerde önemli roller üstlenmişlerdir. Bu maksatla verilen derslerde; kişisel bilgi gelişimi, daha ideal insan modelinin dünyevi ve uhrevi bilgilerle sağlanması, aklın ve aklı kullanmanın ön planda olduğunu görüyoruz. “Kendini bil” ifadesi bu manada Sokrates’in temel öğretilerinden birisidir. Yöntem doğru sorulmuş sorularla soru sorulan kişiye süreç sürekli yapılandırılarak cevabı bulması sağlanır. Bu süreç “mayötik” bir süreçtir.

Eğitimle ilgili görüşlerini Devlet (Politeia) ve Yasalar (Nomoi) adlı kitaplarında ortaya koyan Platon medenî ahlakın gereklerine cevap vermek ister. Felsefe, kültür ve eğitim arasındaki bu bağ, Helenistik dönem de, ardından da Roma’da güçlenmiştir. Siyasî askerî ve ekonomik olayların ötesinde, Akdeniz dünyasının birliği, eğitimle aktarılan kültürel değerlere aynı başvuruyla gerçekleşmiştir. Sadece Aziz Augustinus gibi Hıristiyan tanrıbilimciler değil, İslam düşünürleri aracılığıyla da aktarılan bu gelenek, modern eğitim düşüncesinin oluşumuna katkıda bulunmuştur (Koçer, 1981). İnsanlık tarihinin ikinci öğretmeni olarak (muallimi sani) bilinen Farabi ve üçüncü öğretmeni (muallimi salis) olarak bilinen İbni Sina’ da bu bağlamda eğitimle ilgili metod ve yöntem konularında önemli görüşler geliştirmişlerdir. Bu dönemlerde bilim sel faaliyetler ve eğitim filozoflar tarafından ve felsefe çatısı altında yürütülüyordu. Dolayısıyla bu filozoflar insan ve onun eğitimi ile ilgili hemen hemen her konuya değinmişlerdir. Farabi çocuk ve çocuk eğitimi, İbni Sina tıp ve tıp eğitimi konularında çalışmalar yapmışlardır. Bilimsel yöntem ve metot ile ilgili olarak Fahrettin Errazi’ den de bahsetmek gerekir. Eğer dikkat edilirse bu dönemlerde daha çok konu alanı ve öğretmen merkezli bir eğitim ve öğretim vardı. Bu öğretilerin temelinde de skolastik felsefe (dini bir felsefe) bulunuyordu.

XV. yy.’dan itibaren, Batı Avrupa’da Yeni Çağ’ın başlamasıyla eğitim alanındaki anlayış ve uygulamalar farklılaşmaya başladı ve piyasa ekonomisi devreye alınarak XVIII. ve XIX. yy.da da sanayi devrimine geçildi. Sanayi toplumsal yapı, kurum ve kuruluşları temelinde giderek artan ücretli işgücünün, çok hızlı gelişen bilim ve insan hayatını kolaylaştıran teknolojiye uygun olarak yetiştirilmesi ve ekonomik faaliyetlerde “Serbest Pazar” yapılanmasıyla kârlılığın ön planda tutulması temel ilke olmuştu. Rönesans ve Reform hareketleriyle ortaya çıkan yeni durum ve bu durumlara bağlı olarak ulaşılan genellemeler ışığında öğretimde de yeni anlayışların geliştiğini görüyoruz. 1436 yılıyla beraber Matbaanın icadı, yayımlanan kitap sayısındaki hızlı artış, farklı alanlarda daha geniş ve yoğun bir iletişimi öngörüyordu. Eğitimin başlangıcı insanlık kadar eskiye gitse de bir bilim olarak gelişimi çok yenidir.

Türk Eğitim Tarihi olarak eğitim geçmişimize bakıldığı zaman, eğitim ve öğretim faaliyetlerinin Türklerin kurduğu farklı devletlerin yaşam tarzı ve sosyal yapısıyla yakından ilişkili olduğu anlaşılır. Türk Eğitim tarihini daha anlaşılır hale getirmek için, Türklerin Orta Asya’dan birtakım gerekçelerle göç ettiği dönemlerden başlayıp, günümüze kadar eğitim ve öğretim adına gerçekleştirdikleri tüm uygulamalar anlaşılmalıdır. Çok uzun dönemi kapsayan bu dinamik ve canlı sürecin tarihini oluşturmak kolay değildir. Bilindiği gibi eğitim kurumları, toplumların beklenti ve ihtiyaçlarını karşılamak için toplumu yönetenler tarafından aynı toplumsal yapı içerisinde olan vatandaşların toplumsal yapı ve devlet erkinin ihtiyacı olan insan kaynaklarına ulaşılması için çaba sarf eder. Bununla beraber bireyin/şahsiyetin kültürlenmesi ve sosyalleştirilmesi işlevleriyle, eğitim aynı zamanda bireyin sahip olduğu kalıtsal miras değerlerinden en üst düzeyde istifade edilmesi gibi bir iş görü alanına sahiptir.

“Türk toplumu da diğer toplumlar gibi tarihsel süreç içinde önemli değişimler geçirmiştir. Türk eğitim tarihi de gerek bu değişimler nedeniyle, gerekse içinde bulunduğu koşulların oluşturduğu kültürlerin birbirleriyle etkileşmesi sonucu zenginleşmiştir. Bunun en güzel örnekleri göçebe hayattan yerleşik hayata, sözlü kültürden yazılı kültüre geçişte görülebilir. Tarih içinde Anadolu Türkleri planlı eğitsel etkinlikler açısından askeri eğitim, dini eğitim ve akademik eğitimin farklı süreçlerinden geçmiştir. Osmanlı döneminde farklı bir yörüngeye oturan eğitim, Cumhuriyet döneminden başlayarak ve günümüze kadar varlığını modern çizgilerle sürdürmüştür. Türk Eğitim Tarihi ve daha genelde eğitim tarihi denildiğinde karşımıza modern anlamda eğitim ve öğretim kavramı çıkmaktadır. Birbiriyle iç içe geçmiş olan bu kavramların tarihsel açıdan evrim geçirdiği söylenebilir. Genellikle resmi, yani kurumsal, eğitimle bir kullanıldığından bağlama göre öğretim, öğrenim gibi kavramlarla sıkça karıştırılmaktadır. Bu nedenle, eğitimin tarihsel olarak gelişimini tartışabilmek için kavramsal gelişimini ele almak zorunludur (Gündüz, M. 2018).”

Sevgili dostlar bir meselenin tamamını anlamak için geçmişi, şimdiyi ve hedeflenen geleceği birlikte değerlendirmek gerekir. Ancak o zaman daha objektif kriterler konulabilir. Hangi toplumsal kurum ve kuruluşlarla ilgili olursa olsun, bir toplumsal sorunu daha iyi anlayabilmek için neticede ortaya çıkan sonuçlarından geriye doğru yani sebepler alemine bir yolculuk yapılabilir. Eğer daha istendik ve beklendik bir sonuç elde edilecekse, geçmişte kalan sebeplere bu gün müdahale edilir ve şüphesiz istenmeyen sonuçlar değiştirilebilir. Bunu yapabilmek için tarih bilinci, tarih şuuru ve tarihsel okuma gerekir. Eğitim meselemize bu perspektiften bakıldığı zaman, asıl meselenin “felsefe” meselesi olduğu gözden kaçmıyor. Bu analiz ve sentezleri yapabilmek için akıl etmek, düşünmek ve sorgulamak gerekir. İşte bu süreç felsefe yapma sürecidir. Bizim eğitim sistemimizin bana göre en temel sorunu işte bu felsefe sorunudur. Felsefe de çok derin bir nesnellikten bahsedilemez. Felsefi süreçler daha öznel bir yapıdadır ve geçmiş, şimdi ve gelecekte ne kadar insan var ve olacaksa, o kadar farklı felsefi yaklaşımlardan bahsedilebilir. Eğitim planlama, tasarım ve uygulatıcıları ve yöneticileri mümkün olduğu kadar daha fazla görüş ve düşünceden istifade ederek yapmaları gerekenleri biçimlendirmelidirler. Özellikle üniversitelerimizde bu alanla ilgili eğitim alıp uzmanlaşan ve çalışmalar yapan eğitim bilimcilerin fazla duyulmayan seslerini duymalı, en azından değerlendirmeli, varsa alınması gereken tedbirler öncelik sırasıyla mutlaka hayata geçirilmelidir. Sorunların çözümü bu işi bilenler için kolay, ancak bilmeyenler için se çok daha zordur.

Eğitim meselemiz nezdinde diğer öğrenme alanlarını da yöneten değer ve normların oluştuğu “duyuşsal alan” öğrenme değerleri sorunudur. Kısacası maddi ve manevi boyutuyla gençlerimizi kültürleyemiyoruz. Sonuç olarak hedeflenen ideal ürünle elde edilen gerçek ürün arasında çok açık farklar oluşuyor. Her şeyden önce bu farklılıkların giderilmesine ve hedeflenen ideal ürünle elde edilen gerçek ürün arasındaki fark yok edilmelidir. Bunu bir diğer adı da ahlâk eğitimidir. Gençlerimiz bu açılardan eğitilip daha donanımlı hale getirilmeden edinile diğer öğrenmelerin vatan, millet, bayrak ve tüm idealler adına katma değere dönüşmesi mümkün olmamaktadır. Çocuklarımızın üst düzey düşünme becerilerinin geliştirilmesi, eleştirel düşünme, yaratıcılık, empati ve iletişim becerilerinin daha ileri düzeylere taşınması için mutlaka seferber olunmalıdır. Eğitim adına fırsat eşitliği ile ilgili olarak önemli çalışmaları görüyoruz. Bu konuda da daha sonuç alıcı ve en üst düzeyde öğrenci ve aile katılımını da sağlayacak tedbirler alınabilir.

Eğitim ve öğretim süreçleri değerlendirilirken sadece gençlerimizin eğitimi ve öğretimi değil, aynı zamanda mezun olduktan sonraki istihdam ve ekonomiye katılmaları noktaları da aynı çerçevede düşünülmelidir. Örneğin atanamayan öğretmen adaylarımızın belki uygulanacak bir hizmet içi eğitim programıyla mesleklerini icra edebilmelerine imkân ve fırsat verilmelidir. Yaşadığımız pandemi döneminde sosyal mesafe tedbirleri beraberinde muhtemelen en az ikiye bölünmesi gereken derslikler düşünüldüğünde krizden böyle bir fırsat yakalanabilir. Bu genç öğretmen adaylarının görevlerine atanmaları sonucunda gülecek olan yüzleri toplumun da yüzünün gülmesi anlamına geleceği, tüm ekonomik faaliyetlere ivme kazandıracağı bilinmelidir. Eğitim ve öğretim faaliyetlerinde hedeflenen kaliteye ulaşmak için atanmamış bu kitle içerisinde kendi dar imkân ve fırsatlarıyla lisansüstü eğitim almış olanların öncelikli olarak atanmaları bilim ve mantığın gereğidir.

Sevgili dostlar bu konuda yazacak ve çizecek çok şey var İnşallah zaman zaman bu konuda yazmaya çalışarak ülkemizin ve aziz milletimizin geleceği için katkı sağlamaya devam edeceğiz.

Selam sevgi ve saygılarımla.