sakir @ hotmail.com

Bismillâhirrahmânirrahîm;

EĞİTİM tüm dünyayı ilgilendiren temel bir alan. Ülkeleri geleceğe taşıyacak kadroları yetiştirme işi. Bu yüzden üzerinde en çok tartışılan konular arasında…

ABD’li Eğitimci - Yazar John Taylor Gatto (1935 - 2018), “Eğitim: Bir Kitle İmha Silâhı” adıyla, üzerinde çok konuşulan bir kitap yayınladı. Gatto, 30 yıl ABD’de öğretmenlik görevini yürüttü. Tüm ülkede ilk olarak “yılın öğretmeni” seçildi. Gözlemlerine dayanarak eğitim alanında gördüğü yanlışlıkları sorguladı. Geleneksel eğitim anlayışı yerine modern eğitimi savundu.

Okulların insanlara verdiği zararın bilerek ve kasıtlı olduğunu iddia etti. İnsanları “zorunlu eğitim tuzağı” karşısında uyardı. ABD’deki “zorunlu eğitim”i Hitler Almanyası’ndaki “tek tip okullar”a benzetti. Eğitim alanında ezber bozan sözler etti. Ürpertici örnekler ortaya koydu. Eğitimin bir kitle imha silâhı olarak kullanıldığını belirtti.

1991’de 30 yıllık eğitim hizmetinden sonra mesleğini bıraktı. “Okulların sanayicilerin siparişi üzerine tanzim edilen davranışsal bir laboratuvara dönüştüğünü” söyleyerek bunun gerekçesini açıkladı: “Öğretmenlik kariyerimin ilk ayından itibaren girdiğim sınıflarda entelektüel gücün, eser ortaya koyucu sezginin ve iyi karakter seviyesinin hep azaldığını ve aslında benim de tam olarak bu iş için para aldığımı fark ettim.”

Yazar, “Eğitimin belirli bir mekâna sıkıştırılmaması gerektiğini” söyleyerek ABD eğitim sistemine sert eleştiriler getirdi. Türkiye Millî Eğitim Bakanlığı bu kitabı genç öğretmenlere tavsiye ediyor.

YA BİZİM EĞİTİMİMİZ!
ELBETTE Gatto’nun kitabı tartışılmaz değil. Fakat, “Eğitim: Bir Kitle İmha Silâhı” kitabını tanıdıktan sonra, bizim eğitimimizde de böyle bir tehdidin varlığını düşünmeye başladım. Öyle ya! ABD, kendi insanına böyle bir eğitime tabi tutuyorsa; bunun başka ülkelere yansıması olmaz mı? Hele ABD’nin emperyalist bir ülke olduğunu düşünürseniz!

     Lozan’da belirleyici olmuş Mısır Başhahamı Siyonist John Dewey (1859 - 1952) felsefeci olduğu halde, Türkiye’deki eğitimin manevî dinamiklerinden uzaklaştırılması planını uygulamak üzere Türkiye’ye davet edildi. Araştırmalarını yaptı. Türkiye Millî Eğitimi ile ilgili “rapor” hazırladıktan sonra dedi ki: “Bu program 40 yıl uygulanırsa Türkiye kökünü kaybeder. Bir Amerikalı gibi düşünmeye başlar.”

O dönemde manevî değerleri dışlayan; karma eğitimi dayatan; tek tip eğitimi (Tevhîd-i Tedrisat) esas alan yapıyı Dewey’in “rapor”unu dikkate almadan değerlendirebilir misiniz?

1950’den itibaren uygulamaya giren Fulbright Eğitim Komisyonu… 4’ü Türkiyeli, 4’ü Amerikalı 8 üyeden oluşuyor. Komisyon Türkiye’deki eğitim faaliyetlerini denetliyor. ABD’nin Ankara Büyükelçiliği hakem konumda…

Türkiye’nin Einstein’i denilen Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu anlatır: “İsmet İnönü 1947’de yaptığı resmi Fulbright Anlaşması ile Türkiye Millî Eğitimi’ni ABD’lilere teslim etti.” (Millî Gazete, 07. 03. 2017)

     Pedagojik olmayan 8 Yıllık Kesintisiz Eğitim; öğrencilerin yıllarını çalan, yetenek ve mizaçları yok sayan 12 Yıllık Zorunlu Eğitim Fulbright Komisyonu’nun etkisinde mi?

NELER DAYATILIYOR?
GATTO, Eğitim: Bir Kitle İmha Silahı kitabında, eğitim sisteminin “sezgi gücünü, iyi karakterleri” yok ettiği için öğretmenlikten ayrıldığını söylemişti. Düşünebiliyor musunuz? Tam 50 yıl FETÖ, eğitim başta olmak üzere bütün alanlarda burnumuzun dibine kadar girdi; fakat bunu fark edemedik. Sistem hiç mi sezgi, basiret sahibi insan yetiştirmedi? 15 yıl üniversite giriş sınavlarının çalınmasını nasıl açıklarsınız?

12 Yıllık Zorunlu Eğitim’le gençlerin 18 yaşına kadarki yıllarına ambargo konuluyor. Esnaf, sanayici çırak bulamıyor; çiftçilik yaşlılara bırakıldı. “Zorunlu” olarak okuyacaksın, deniliyor. Öğrenmesen de sınıfta kalmak yok. Okullar “girişimci insan” yetiştiremiyor. Üretken değil; tüketici nesiller oluşuyor. Yoksa gençler, ayağı bu topraklara basan “usta”ların elinden alınmak mı isteniyor? Kanunen gençlerin tatillerde bile çalışma hakkı yok. Bu nasıl eğitim sistemi?

Dahası var: Türkiye, 2001’de “Kadınlara ve Aile İçi Şiddeti” bahane ederek Avrupa Konseyi’nin hazırladığı metni; kamuoyunda tartışılmadan, hiçbir maddesine şerh konulmadan “İstanbul Sözleşmesi” olarak kabul etti. Sözleşme’nin içeriğine uygun 6284 sayılı kanunu çıkardı.

Okullarda pilot uygulama olarak Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Projesi (ETCEP) seminerleri verildi. Aile yapımızı dinamitlemeye yönelik proje, şimdi üniversiteler ve belediyelere kadar indi.

Uzmanlar, millî güçler İstanbul Sözleşmesi’ne tepkili. Ailede yalnız kadın yok ki! “Kadın hakları” yerine; “insan hakları” konuşulmalıdır.

Yoksa eğitimimiz de kitle imha silâhı olarak mı kullanılıyor? Araştırılmaya değmez mi?