Sanılanın aksine uluslararası ittifak ya da ihtilaflarda belirleyici olan unsur politik ya da ekonomik ideolojiler değil, medeniyetlerdir. Sovyetler Birliğinin dağılması ve soğuk savaşın sona ermesiyle iyice gün yüzüne çıkan medeniyetler çatışması son yıllarda zirve yapmış durumdadır. Batılı yazarlarca medeniyetler Batı Medeniyeti, Ortodoks Medeniyeti, Latin Amerika Medeniyeti, Çin –Budist- Japon Medeniyeti, Hint Medeniyeti, İslam medeniyeti şeklinde tasnif edilmişse de pratikte iki medeniyetin çatışması yaşanmaktadır.

Çatışma, İslam medeniyeti ile aralarında entegrasyona gitmiş olan ve tek bir medeniyet gibi hareket eden diğer medeniyetler arasındadır. Daha doğrusu tüm ülkeler Batı medeniyetinin öncülüğünde birleşmişler ve hep birlikte İslam ülkelerine çeşitli bahanelerle ve çeşitli hilelerle saldırmaktadır.

Bu bağlamda 1980 yılından beri Dünyada gerçekleşen tüm çatışmaların neredeyse tamamının İslam coğrafyasında meydana geldiğini ve bu çatışmalarda 30 Milyondan fazla masum sivil Müslümanın öldürüldüğünü, bir o kadarının yaralandığını ve sakat bırakıldığını, çok daha fazlasının da mülteci durumuna düşürüldüğünü hatırlamalıyız. Sovyetlerin Afganistan ve Azerbaycan işgalleri, Bosna’da Sırplar eliyle girişilen Müslüman kıyımı, İsrail’in tek bir Yahudi’nin bile yaşamadığı İslam topraklarındaki yayılmacılığı, ABD öncülüğünde Afganistan’ın ve Irak’ın işgali, Uygur’da Keşmir’de ve Myanmar’da putperestler eliyle sürdürülen Müslüman soykırımı, işbirlikçiler eliyle gerçekleştirilen darbeler, tezgâhlanan iç savaşlar ve son olarak Suriye’de 20 Milyonluk bir halkın akla hayale gelmeyecek tezgâhlarla yok edilişi akla gelen ilk örneklerdir.

Soğuk Savaşın ardından emperyal güçler olan ABD, AB, Rusya ve Çin öncülüğünde birleşen İslam olmayan ülkeler artık sadece 'Sen kimsin?' sorusuna odaklanmışlar ve ‘Eğer sen Müslümansan benim düşmanımsın’ düşüncesinden hareket etmektedirler. İslam karşıtı medeniyet, İslam medeniyetini yeryüzünden tamamen silmek için tarihi bir fırsat yakaladığını düşünmektedir. Çünkü Osmanlı Devleti yıkılmış, neredeyse işgal edilmemiş tek bir İslam coğrafyası kalmamış, aynı dili konuşan coğrafyalarda birçok kukla devletler ve rejimler kurdurulmuş, alfabelerin değiştirilmesi de dâhil her türlü kültürel dayatmalar kabul ettirilmiş, teknoloji harikası araçlar da kullanılarak ahlak bozulmaları sağlanmış, en önemlisi İslam ülkelerinde kendilerine göbekten ve gönülden bağlı ekonomik ve sosyal işbirlikçiler yaratmışlardır. Attilla İlhan milyonların izlediği bir televizyon canlı yayınında “Türkiye’nin bir hain kontenjanı var, bu nüfusun yüzde 10’udur. Türk aydını dediğimiz kişi Batı’nın manevi ajanıdır.” sözünü boşuna söylememiş ve CHP İzmir Milletvekili Ali Yiğit de daha birkaç gün önce “Biz Avrupalı olmaya hazırız. Gerekirse de İzmir ayrılsın” çağrısı ve sözleriyle bunu doğrulamıştır. Avrupa Birliği nedir? Ne değildir? Türkiye yarım yüzyıldır niçin Avrupa Birliği kapısında beklemektedir? Türkiye hangi beklentilerle AB üyesi olmak istemektedir? AB, niçin Türkiye’yi yarım yüzyıldır kapıda bekletmektedir? Tüm bu soruların cevabı da medeniyetler çatışmasında ve Türkiye’nin üzerine giydirilen deli gömleğini çıkartmak istemesinde yatmaktadır.

Aslında; Osmanlı İmparatorluğunun Rusya’ya karşı Kırım savaşını kazanmasının ardından İngiltere ve Fransa ile 30 Mart 1856’da yaptığı yaptığı Paris Barış Antlaşmasında Türkiye’nin “Avrupa devletler topluluğunun bir üyesi olduğu, toprak bütünlüğü ve bağımsızlığının Avrupa devletlerinin ortak garantisi altında olduğu” çoktan kabul edilmişti. 1951 yılına gelindiğinde Paris Antlaşmasıyla AB’nin ilk nüvesi olan Avrupa Demir Çelik Birliği, Fransa ve Almanya öncülüğünde ve İtalya, Hollanda, Belçika ve Lüksemburg’un katılımlarıyla Avrupa’daki ilk uluslarüstü topluluk olarak kurulmuş ve 1957 yılında da bu topluluk Roma Antlaşmasıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu ile Avrupa Atom Enerjisi Topluluğunu da kendi bünyesinde oluşturmuştu. Ülkesi üzerindeki vesayetleri kırmak ve ülkesinin toprak bütünlüğünü hür ve bağımsız olarak daim kılmak isteyen Adnan Menderes hükümeti de hemen bu topluluğa üyelik başvurusunda bulunmuştur. Ne var ki vesayetçiler boş durmamışlar, Türkiye bu birliğe tam kabul edilecekken 27 Mayıs 1960 askeri darbesi yapılmıştır. Bunun üzerene Türkiye’nin üyeliği askıya alınmıştır. 1963 yılına gelindiğinde Türkiye, Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ile çok önemli olan bugün dahi Türkiye’nin tam üyeliğinde elini çok rahatlatan bir ortaklık anlaşması yapmıştır.

1965 yılına gelindiğinde Avrupa Demir Çelik Birliği, Avrupa Topluluğu (AT) adını aldığında da Demirel Hükümeti üyelik sürecini hızlandırmış ve üyelik yolunda önemli bir mesafe almışken, vesayetçiler yine boş durmamış 12 Mart 1971 askeri müdahalesi gelmiştir. Avrupa Topluluğu yine üyelik sürecini askıya almıştır. Sağ-sol çatışmasının alevlendirildiği 1980 öncesi yıllarda önce 1978’de Ecevit Hükümeti, ardından 1980 Demirel azınlık hükümeti bu süreci bitirme gayretine girişmişken 12 Eylül askeri darbesi gelmiştir. Tarihler 1987’yi gösterdiğinde Özal hükümeti, Avrupa Birliği (AB) adını alan bu topluluğa resmen tam üyelik başvurusunda bulunuyordu. 1996 yılında da Çiller Hükümeti, üyeliğin kabul edilmesinde önemli ve ilk aşama olacağı düşüncesiyle Türkiye’yi, Avrupa Gümrük Birliğine sokuyordu. Ne var ki bu süreç de 28 Şubat 1997 postmodern askeri darbesiyle baltalanıvermişti. Ak Parti Hükümeti de vesayetlerden ve darbelerden bunalan ülkenin rahatlayacağı düşüncesiyle AB’ye üyelik için yoğun çaba sarfetmeye başladı.

Bunun sonucu olarak 17 Aralık 2004 tarihinde Avrupa Birliği ülkeleri Türkiye'nin katılma müzakerelerinin 3 Ekim 2005 tarihinde başlamasına karar verdiler. Ancak bu defa AB ayak sürüyor, tüm kanunlarını AB hukukuna uyarlayan ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ’i en üst ve belirleyici mahkeme olarak Anayasasına bile koyan, hiçbir yasal düzenlemesi AB’nin gerisinde olmayan Türkiye’nin üyeliği bir türlü kabul edilmiyordu. Bu günlere yani 2016 yılına gelindiğinde Cumhurun Reis’i dayanamamış, patlamış, halkının hislerine tercüman olarak AB’ye “Siz verdiğiniz sözde durmuyorsunuz, çirkin yüzünüz bu, AB müzakereleri için referanduma gidebiliriz” diyerek resti çekivermişti. Tüm bu tarihi süreçten ne gibi sonuçlar ortaya çıkmaktadır? Türkiye AB’ye ekonomik ve siyasi nedenlerle üye olmak istemektedir. Türkiye’nin AB ile olan ekonomik ilişkileri çok önemlidir. Türkiye, AB’ye üye olarak darbeler ve vesayet dönemini tarihe gömeceğini hesaplamaktadır. Türkiye, AB’ye üye olduğunda İslam karşıtı medeniyetin ülkesini bölme ve parçalama faaliyetlerinden vazgeçeceğini düşünmektedir. Ayrıca Türkiye, kendi bayrağı, kendi dili, kendi kültürü ve kendi dinini koruyarak AB’ye üye olmak istemektedir. AB ise, bölmediği ve parçalamadığı bir Türkiye’yi bünyesine katmak istememektedir. AB, Türkiye’nin kendi bayrağı, kendi dili, kendi dini ve kendi kültürüyle AB’ye girmesini hazmedememektedir.

Sorun medeniyetler çatışmasındadır. Bu arada eşyanın tabiatına uygun olarak Batının manevi ajanları da üzerlerine düşen görevleri yapma gayreti içindedirler. Ancak artık eski Türkiye yoktur. Yeni Türkiye tarihinin külleri arasından tekrar dirilmektedir. Yeni Türkiye 15 Temmuz hain darbe girişiminde gücünü ve direncini göstermiştir. Ne ABD, AB, RUSYA, ÇİN, İRAN gibi ülkelerin faaliyetleri ne de bunların içerideki işbirlikçi ortakları Türkiye’yi hürriyet ve istiklal yolundan döndüremeyecektir.

Türkiye, Osmanlı’nın bıraktığı yerden İslam medeniyetinin güçlü bir öncüsü olarak yoluna devam edecektir. Üstat Necip Fazıl’ın dediği gibi: “Bir akıl gelecek ki, akıllar delirecek Bir devrim, evvela devrimi devirecek!” Dünyanın 5'ten büyük olduğunu herkes görecek.

Ahmet KARAKAŞLI

TÜM EĞİTİM-BİR-SEN GENEL BAŞKANI