Her 12 Eylül gelince kasvet kaplar ruhlarımızı. 12 Eylül Darbecilerinin bıraktığı ağır enkaz görünür karşımızda. Hunharca harcanan bir nesil gelir karşımıza..

    Her nedense bugüne kadar 12 Eylül, hep kıydığı canlarla ve yaptığı zulümlerle anıldı. Dönemin canlı şahitleri televizyon ve gazetelerde hep bunları konuşuyor ve yazıyor. Hâlbuki anlatılan ve konuşulanlar yalnızca bir sonuçtur. Eğer bu sonuçtan yola çıkacak olursak, 12 Eylül Askeri Darbesi’nin yapılış amacını yanlış anlamış oluruz veya darbecilerin anlattıkları gibi anlamış oluruz.
Tabii ki 12 Eylül Askeri diktatör rejimi, siyasi partileri, işçi sendikalarını ve birçok kitle örgütünü kapattı. Ülkenin yetişmiş fikir sahibi Antiemperyalist gençlerini ezmek için fütursuzca saldırdı. Yasama organını Cumhurbaşkanını bile seçemez hale getirdi. Siyasi parti başkanlarını ve  binlerce insanı gözaltına alarak işkenceden geçirdi. On binlerce insanı yıllarca cezaevlerinde tutsak etti. Yüzlerce insanı katletti.
Ama bütün bunlar, 12 Eylül Askeri Darbesi’nin yapılış amacını açıklamaz, çünkü darbenin yapılış amacı bunları yapmakla sınırlı değildi. Bütün bunlar  yalnızca darbecilerin ve onların temsil ettikleri güçlerin amaçlarına ulaşabilmek için aşmak zorunda oldukları engellerdi. Ve öyle oldu.
 
Peki, asıl amaçlanan neydi?

Amaçlanan iki temel hedef vardı; bunlardan biri, Kapitalizmin ve emperyalist devletlerin, toplumu yeniden yapılandırılması ve MSP ile siyasal İslami anlayışı hızla gelişen ülkenin yeniden dizayn edilmesi diğeri ise, iyiden iyiye tehlikeye girmiş olan bölgedeki ABD çıkarlarının yeniden tesisi.
 
Türkiye de II. Dünya savaşı yıllarından sonra 1970’lere kadar, “Milli Burjuvazi” ve “Milli Sermaye” oluşturma  kaygısıyla, daha çok “ithal ikameci” bir ekonomi politikası benimsenmiştir. Türkiye'de 1961 Anayasası ile kurulan rejimin farkında olanlar ve o dönemi yaşayanlar iyi hatırlayacaklardır ki bu anayasa ile başlayan "planlı kalkınma dönemi"nde toplumun ihtiyaç duyduğu her türlü ürünün içeride üretilmesini ifade eden "ithal ikameci" bir ekonomi politik takip edilmiştir.

Dışarıdan ithal edilen ürünlerin yerine ikame edilecek mal ve hizmetleri üretmek temel politika olunca bu amaçla ekonominin yüksek gümrük duvarları ve tarife sistemleriyle korunması ana politika olmuştur. Bunun arka planında her ülkenin ulusal sınırlar dahilinde kendi kendisine yetmesi, birbirine ihtiyaç duymaksızın ayakta kalması anlayışı yer alıyordu.  Bu, bir tercih değil, bir zorunluluktu.

Burjuva devletinin kurulduğu bütün ülkelerde, bu yol izlenmiştir. Bu yolla, hem bu süreçte uluslararası sermayenin iç pazara müdahalesinin önü kesilmekte hem bir sermaye birikiminin ve bir burjuva sınıfının yükselişi devlet desteği ile koruma altına alınmaktadır. Ama bu süreç geçicidir ve önce iç pazara dayanarak yükselen burjuvazi, bir zaman sonra uluslararası pazara açılmak ve gerek uluslararası sermaye ile bütünleşmek gerekse de uluslararası pazarlarda rekabet edebilmek için, stratejisini ve politikasını değiştirmek zorundadır; bu da kapitalist ekonominin doğasının bir gereğidir.


   1970’lere gelindiğinde Türkiye’deki büyük sermaye gruplarının ihtiyacı artık değişmiş, “ithal ikameci” ekonomi politikanın terk edilmesi artık farz olmuştu.
Bu, hem Türkiye’deki büyük sermaye sahiplerinin hem de bu sermaye grubunun uluslararası ortakları olan İMF ve Dünya Bankası gibi sermaye kuruluşlarının ihtiyacı idi. Öyleyse bu ihtiyacın günlük yaşama tercüme edilmesi gerekiyordu. Yani, “Kamu İktisadi Teşekkülleri”nin özelleştirilmesi, ekonomide devlet kontrolünün minimum seviyeye çekilmesi, ithalat ve ihracat alanlarındaki sınırlamaların kaldırılması, yabancı sermayenin önündeki engellerin kaldırılması, işçi sınıfının sahip olduğu kısmi iş güvenliğinin ortadan kaldırılarak taşeronluğun örgütlenmesi gerekiyordu.
    Bütün bunların yanı sıra; sosyal ve kültürel yapının da bu yeni sürece uygun olarak yeniden yapılandırılması gerekiyordu. Yani, toplumda o günlerde az da olsa var olan “Ya hepimiz ya hiç birimiz!” “Tüketim israftır!” kültürünün yerine “Kendini kurtarmayan başkasını kurtaramaz!” “Önce kendini sev!” “Tüketmek özgürlüktür!” kültürünün yerleştirilmesi gerekiyordu. Ki, başarılı olunabilsin.
    Hedeflenen bu idi, ama öncelikli olarak, hedeflenene ulaşabilmek için, bu sürece direnç gösterebilecek güçlerin tasfiye edilmesi gerekiyordu.
 
 İşte 12 Eylül Askeri Rejimi, bu ihtiyacın bir ürünü idi ve burjuvazinin yeniden yapılanması sürecinin ilk olmazsa olmazıydı.
 
1980 Yılının En Önemli İlk Olayı 24 Ocak 1980 Kararlarıdır

      Öyle kararlar vardır ki; uygulamaya konduğu zaman önemi tam olarak kavranamaz. Ancak daha sonra, belki yıllar on yıllar geçtikten sonra, o kararların aslında önemli felsefe değişikliklerini içerdiği, bir devir ve zihniyet değiştirdiği ortaya çıkar.
     Türkiye’de esas darbe 1980’in 12 Eylül’ünde değil, 1980’in 24 Ocakında olmuştur. Ardından gelen askeri darbe adeta 24 ocak kararlarının uygulama aracı, sindirme politikası olmuştur. 12 Eylül sabahı uygulamaya konulan askeri eylem söylendiği yada uygulayıcılarının sandığı gibi terör olaylarının zorunlu kıldığı bir sonuç değil, ülkeyi küresel isteklere sınırsızca açan bir başlangıçtır.
     Süleyman Demirel, 1979 yılında Başbakanlık Müsteşarlığı'na getirdiği Turgut Özal'a, yeni bir ekonomik istikrar programı hazırlama görevi vermişti. Program kısa sürede hazırlandı; bir başka deyişle Program kısa süre sonra IMF ile iyi ilişkileri olan Turgut Özal tarafından IMF’ye küçük bir rica ile hazırlatıldı. 24 Ocak 1980'de kamuoyuna açıklandı.
    Yıl 24 Ocak 1980. Türkiye’de Bakanlar kurulundan ekonomik istikrar programı adı altında o meşhur 24 Ocak kararları geçirilecektir.  Bakanlar kurulunda hiç kimsenin olup bitenden haberi yoktur. Kararlar bakanlar kurulunda okunmaya başlar. Alınan ilk karar Devalüasyon kararıdır. Türk lirasının dolar karşısındaki değeri 48 liradan 70 liraya düşürülmüştür. Aslında IMF bu rakamın 60 lira olmasını istemiştir fakat Turgut Özal yapmışken tam yapalım demiş ve 70 olmasını istemiştir. Birçok mala zam gelmiştir. Çok sert tedbirler alınmıştır. Bu Bakanlar kurulunda büyük tartışmalar çıkmıştır. Toplantı gece yarısına doğru bittiğinde tüm kararlar eksiksiz, hiç birisi değiştirilmeden alınmıştır. O gece sabaha karşı toplantı bittikten sonra Turgut Özal “hükümetimiz bugün yaptığı toplantıda, ana esasları üzerinde daha önce sizinle anlaştığımız ekonomik istikrar programını kabul etmiştir. Bakanlar kurulu toplantısı yarında devam edecek ve bazı fiyat ayarlamaları kabul edilecektir. Bu durumda iş, almayı umduğumuz dış yardımlara kalmaktadır.”
     24 Ocak Kararları olarak geçen ve IMF'nin daha önce yaptıramadığı isteklerini içeren program; Türkiye'yi tek taraflı olarak yabancı sermayeye açıyor,tarım, ticaret ve sanayide ulusal hedeflerden vazgeçiliyor ve günlük kur uygulamasına geçilerek Türk Lirasındaki değer yitimi sürekli hale getiriliyordu. Milli kambiyo rejiminden vazgeçiliyor, ithalat liberasyonu adıyla dışalım serbest kılınıyor, kotalar kaldırılıyor ve kamu yatırımları kısılıyordu. KİT'lerin özelleştirileceği, temel ürünlerde destek fiyatlarının kaldırılacağı, ücret artışlarının düşük tutulacağı, tarım ürünlerindeki taban fiyatlarının sınırlanacağı açıklanıyordu.Programa karşı gösterilen tepki, 'iç savaş' haline getirilen terör eylemleriyle birbirine karışıyordu.Böylece  İMF programları ülkemizde açıkça uygulanmaya başlamıştır.Artık bundan sonra küresel sermaye hızla ülkemizde yerini almaya başlamıştır.İşte bu karaların uygulanmasında 12 Eylül darbesi  demir yumruk olmuştur.12 Eylül sabahı uygulamaya sokulan eylem, söylendiği ya da uygulayıcılarının sandığı gibi "terör olaylarının" zorunlu kıldığı bir sonuç değil, ülkeyi küresel isteklere sınırsızca açan bir başlangıçtır.
     Bundan dolayıdır ki, yeniden yapılanmanın baş mimarlarından Turgut Özal, yeniden yapılanmanın ekonomik programı olan 24 Ocak Kararları üzerine bir değerlendirme konuşmasında “12 Eylül olmasaydı, bu ekonomik programın neticelerini alamazdık” demiştir.
  
12 Eylül’ün Başbakanı Bülent Ulusu

Emniyet Müdürlüğü bütün örgütüyle birlikte Jandarma Genel Komutanlığı'nın emrine verildi. MGK Başkanı Evren, 20 Eylül 1980'de aynı yılın Ağustos ayında normal prosedür gereği emekliye sevk edilen Deniz Kuvvetleri Komutanı Bülent Ulusu'yu Başbakan olarak görevlendirdi.

Ulusu, hazırladığı Bakanlar Kurulu listesini 21 EYLÜL 1980'de MGK'nın onayına sundu ve liste aynı gün onaylandı. Bakanlarını olağanüstü bir hızla belirleyen Ulusu, hükümetin programını da aynı hızla tamamladı Ekonomi yönetimi ise bir önceki dönemde uygulanmaya başlayan 24 Ocak kararlarının mimarı o dönemin Başbakanlık Müsteşarı Turgut Özal'a bırakıldı. Özal hükümette Başbakan Yardımcısı olarak yer aldı. MGK kısa bir süre içinde önceki dönemden kalan sivil yöneticileri de büyük ölçüde tasfiye etti.
25 Eylül 1980'de bütün il genel meclisleriyle, belediye meclisleri feshedildi. Belediye başkanlarının görevlerine son verildi. Yerlerine MGK'ya yakın kamu görevlileri veya ordudan emekli olmuş kişiler atandı. 67 ilden 27'sinin valileri değiştirildi ve yine bu görevlere orduya yakın olanlar getirildi.

Ekonomik değişim, kültürel değişimi de hızlandırmıştır
 
    Uygulanan programlar yoksul halkın derdine çare olmamış hatta halk, küresel güçlerin ekonomik hamleleri ile iyice yoksullaştırılmıştır. Yoksullaşan halk siyaset dışında kalmış, Türkiye'de ulusal siyaset yapılamaz hale gelmiştir. Aydınlar farklı bahane ve suçlamalarla yok edilmiş halk sindirilmiş ve etkisizleştirilmiştir
   12 Eylül 1980 rejimi aracılığıyla toplum bir bütün olarak örgütsüzleştirilmiş, yeni sürece karşı direnç gösterebilecek bütün dinamikler etkisiz duruma getirilmişti.
Artık yeni süreç inşa edilebilirdi. Tam da bu süreçte, bizzat yeni süreç için hazırlanmış Özal ve ekibi göreve çağrıldı ve bu ekip, büyük bir gürültüyle, çok kanallı renkli televizyonlar, vitrinleri süsleyen ithal tüketim malları eşliğinde göreve başladı.
   Devir imaj devriydi; bu imaj devrinin kadroları hiç zorlanmadan ve tarih bile sayılamayacak kısa bir zaman içerisinde toplumu istedikleri noktaya çekmeyi başarabildiler. Toplum örgütsüz, korku içinde ve umutsuzdu. Bununda ötesinde toplum, herkesin herkesten şüphe duyduğu, herkesin herkesle kıyasıya yarıştığı ve herkesin herkese düşman olduğu bir cinnet toplumuna dönüşmüştü. Bundan dolayıdır ki, her şey planlanandan da kolay oldu.
   Aradan 37 sene geçti, bugün dönüp arkaya baktığımızda, burjuvazinin hedeflerine büyük ölçüde ve öngördüğünden de hızlı ve sancısız ulaştığını rahatça görebiliriz.
  Toplum, herkesin herkese düşman ve rakip edildiği, herkesin herkesi linç edebildiği bir cinnet toplumu olarak örgütlendi.
   “Köşeyi dönmek”, “iş bitirmek”, “rüşvet”, “şiddet”, “örgütsüzlük” ve “benden sonrası tufan” anlayışı yeni dönemin yükselen değerleri oldu
   Toplum öyle bir etiğe dönüştürüldü ki, “ABD ile birlikte Irak’a girelim mi yoksa girmeyelim mi?” tartışmasının yapıldığı bir televizyon programında verilen cevap, “Bizi AB’ye alacaklarsa Irak’a girelim” olabildi.
   Toplum öyle bir hale getirildi ki, cebine üç kuruş fazla girecek diye, komşusunun tepesine bomba atılmasına evet diyebiliyor, bu katliama iştirak edebiliyor oldu.

12 Eylül En Çok Gençleri Dönüştürdü
   
    12 Eylül 1980 günü ABD’nin çocukları (!) diye belirtilen darbeciler, idealist, ahlâki, insani ve manevi değerlerine bağlı anti emperyalist gençliğin işini bitirdi. Bu idealist geçlik ezildi, örselendi, sürüldü, hapsedildi, idam edildi, lanetlendi. “Sakıncalı” ilân edildi.

Bu darbe ile fikirler sakıncalı bulunmuş, okumak düşünmek ve yorumlamak aykırı görülmüştür. 
    Türkiye de gençlik hareketleri ideolojik altyapılarını kaybetmeye başlamıştır. Gençler fikirsizleşme tehlikesiyle baş başa bırakılmışlardır. Artık gençler için fikrin ve ideolojinin yerini para, şöhret, kadın, makam, zevkperestlik almıştır. Gençler için dünyada ki veya ülkemizde ki önemli olayların değeri kalmamıştır. Onlar için değer kavramının içeriği boşaltılmış sanal dünya da yaşayan sanal ruhlu, ruhsuz ve renksiz ve yaşantısında dinin olmadığı bir gençlik projesi uygulanmıştır.Batı yeni bir nesil ortaya koyamadığı için kendisine her açıdan engel oluşturabilecek nesli de böylece ifsat yolu ile ortadan kaldırmak istemiştir.O günden sonra  artık ülke; iddiasız, idealsiz kişilerin egemenliğine terk edildi.
   İşte 12 Eylül Askeri Rejimi ile yolu açılan sürecin oluşturduğu tablo budur.
 
Konya Kudüs mitingi darbenin sebebi olarak gösterilmiş
1980 yılı içerisinde İsrail Kudüs'ü başkent olarak ilan ediyor. Dünya kamuoyunun ve bilhassa İslam aleminin tel'in ettiği, Yahudilerin Kudüs'ü başkent yapma hadisesinin tel'in ve protesto maksadıyla bir miting yapılmasına ve bu mitingin de 6 Eylül tarihinde Konya'da yapılmasına karar veriliyor.Müslümanlar için çok değer taşıyan, Kudüs'ün İşgaline sessiz kalınması Yahudi ye Kudüs'ü, Başkent olmasını onaylamak anlamı da taşıyordu.
Konunun uluslararası boyutları da göz önünde tutularak özellikle İslam aleminin büyükelçileri ve diğer yetkilileri de mitinge davet ediliyor. Demirel hükümetinin İsrail'in bu icraatına karşı hiç bir tavır almamasına rağmen Konya mitingine yüz bini aşkın insan Anadolu’nun her tarafından akın akın Konya’ya gelerek mitinge katılmıştır.Konya'da düzenlenen, daha sonraları Kenan Evren'in İslam Konferansı'nda övünç kaynağı olacak olan Miting için bütün tedbirler alınmasına rağmen bazı hoş olmayan olaylar meydana geliyor. bazı dış ajanlar uzantıları vasıtasıyla mitingi provake etmeye çalışıyorlar.

Bu hadiseler şunlardır:
1- Acayip kıyafetlere bürünmüş kimseler ortaya çıkıyor,
2- Bazı kimseler Kelime-i tevhit levhalar taşımış
3- Bazı kimseler, turistik amaçla süs eşyası diye Konya'da herkese satılan iri taneli tahta tesbihleri boyunlarına takmış,
4- Miting başlangıcında arka tarafta küçük bir topluluk İstiklâl Marşı söylenirken oturmuş...

Bu durum karşısında Prof Dr Necmettin Erbakan mikrofonu spikerin elinden alarak kendisi bizzat yüksek sesle İstiklal Marşı'nı söylemiş ve söyletmeye çalışmıştır.
  Milli Selamet Partisi'nin Konya Mitingi'nde tam İstiklal Marşı okunacağı sırada...
"Arkalardan 5 kişi" bağırmaya başlar:
- İstiklal Marşı değil, ezan istiyoruz.
  5 kişinin "gazetelerde resmi çıkar."
Ama bu 5 kişiyi "Konya'da tanıyan, bilen yoktur."
Mehmet Keçeciler hemen savcılığa başvurur:
- Bunların bulunması ve haklarında soruşturma açılmasını rica...
Aradan 27 yıl geçti. Bu 5 kişi "hala kayıp."
   Bütün alınan tedbirlere rağmen daha ziyade illegal örgütlerin, belki de 12 Eylül'e gerekçe hazırlamak isteyenlerin tahrikleriyle bazı istek dışı görüntüler ortaya çıkmıştır. Ağır Sanayi hamlesinin ülkemizde başlamasına vesile olan ülkeyi şantiyeye dönderip yeniden büyük Türkiye hamlesi başlatan MSP ve ileri gelenleri (Prof Dr Necmettin Erbakan ve arkadaşları) sıkıyönetim mahkemelerinde yargılanırken  bu görüntüler mesned ve delil olarak açılacak davalarda kullanılmıştır.   

Siyonizm Harekete Geçiyor

Amerikan karar mekanizmalarının ve Ankara'daki Amerikan Askeri Yardım Dairesi mensuplarının, o tarihlerde MSP hareketini dikkatle izledikleri ve özel sohbetlerde Türk komutanların "Dikkatini çektikleri" ifade edilerek aynen şöyle denmektedir:
"12 Eylül'e 6 ay kala Amerika'ya bir Musevi-Türk heyeti gitmesi sonucunu getirmişti. Heyet, Türkiye'deki gidişatın cemaatleri için tehlike arzettiğini vurgulamış, gecikmesi halinde hızlı bir göç için yolun açık tutulması dileğinde bulunmuştu. Amerikan makamları, Dünya'nın her köşesindeki musevi taleplerine hassas olduğundan Türkiye Musevilerinin girişimi çabucak yanıt bulmuş, "Göçün mümkün olabileceği, ancak buna gerek kalmayacağı umudunun korunduğu, bu yüzden acele edilmemesi gerektiği" konusunda bazı telkinlerde bulunulmuştu."
   Gerçi 12 Eylülle birlikte musevi cemaatinin göreceli bir rahatlamaya kavuştuğu hahambaşı David Aseo'nun Milli Güvenlik Konseyi'ne çektiği telgrafta "Türk musevileri askeri yönetim altında kendilerini huzurlu hissediyor" demesinden belli olmuştu."
Yahudilerin, Amerikan makamlarına götürdükleri bu tekliflerine karşı 12 Eylül'den 6 ay önce Amerikalı yetkililerin göçe gerek kalmayacağı, acele edilmemesi gerektiğini söylemeleri acaba ne manaya geliyordu?
 
“Bizim çocuklar yaptı”
       12 Eylül rejiminin bir başka önemli misyonu da bölgede ki ABD gücünün yeniden tesisine katkı sunmaktı.
1970’li yılların sonunda bölgede ki ABD gücü iyiden iyiye etkisizleşmiş; ABD çıkarları tehlikeye girmeye başlamıştı.
Dünyanın en önemli petrol bölgesi olan Orta Doğu’da ciddi bir anti Amerikancılık gelişmiş, İran’da anti Amerikancı tutumuyla Humeyni iktidara gelmişti. Öte yandan Suriye SSCB’ye yakındı; Lübnan’da anti Amerikancı güçlü bir hareket vardı ve Irak’taki BAAS rejimi güven vermiyordu.
      II. Dünya savaşından sonra Truman doktrini ve Marshall yardımı ile ABD’nin bölgedeki en sadık müttefiği haline getirilen  Türkiye’de ise, güçlü bir gençlik (Milliyetçi- devrimci) hareketin yanı sıra güçlü bir İslami hareket olan Milli görüş hareketi vardı.Bu gençlerin ortak noktası hiçbirisi ABD yi ve politikalarını benimsemiyor.Bundan dolayı ABD   Dolayısı ile de bölgede ABD’nin dayanabileceği tek güç İsrail Devleti idi. ABD’nin bölgedeki durumu bu merkezde olunca, Türkiye’nin içinde bulunduğu durum ABD açısından oldukça önemliydi. ABD Türkiye’deki bu belirsiz durumun sonuçlarını bekleyemezdi, dolayısı ile de harekete geçmesi gerekiyordu.
   Gerek Türk burjuvazisinin gerekse de uluslararası burjuvazinin yeniden yapılanma ihtiyacına bir de ABD’nin bölgedeki çıkarlarının tehlikeye girmiş olması eklenince, egemen güçler açısından askeri darbe için start vermek kaçınılmaz oldu.
    Bu, zaten yıllar öncesinden öngörülmüş bir durumdu. Bundan dolayıdır ki, özellikle 1976 sonrası, askeri bir darbenin koşulları hazırlanmaya başlandı. Koşullar adım adım oluşturuldu ve Askeri darbe yapıldı.Bir CIA şefi olan Paul Henze’nin darbeyi ABD ‘ye duyururken kullandığı “Bizim çocuklar yaptı” sözü de böylece  darbenin arkasında gücü de ortaya koyuyordu.( CIA İstasyon Şefi Paul Henze 12 Eylül saat 04’te Dışişleri Bakanı Edmund  Muskie’yi Washington’dan aradı, “Bizim çocuklar yaptı” dedi. ABD Dışişleri Bakanı Muskie bu mesajı, o sırada Damdaki Kemancı Operasını izleyen Başkan Jimmy Carter’a mesajla iletti) 12 Eylül 1980 darbesinin özelinde baktığımızda kapitalizmin hegemon devleti ABD’nin darbe üzerindeki etkisi pek çok kaynak tarafından doğrulanmış ve artık üzerinde tartışma götürmeyecek biçimde netleşmiştir.
     Türkiye 12Eylül sabahında tank sesleri ile uyandı. Radyoyu açanlar Türk Silahlı Kuvvetlerin 1 numaralı bildirisini duydular. İşte bu ortam içinde Türk Silahlı Kuvvetleri, İç Hizmet Kanununun verdiği Türkiye Cumhuriyeti'ni kollama ve koruma görevini yüce Türk      Milleti adına emir ve komuta zinciri içinde ve emirle yerine getirme kararını almış ve ülke yönetimine bütünüyle el koymuştur.
     12 Eylül Darbesi olduğu sırada Hava Kuvvetleri Komutanı orgeneral Tahsin Şahinkaya Amerika’daydı. Görevli gittiği söylenmekteydi fakat düşünebiliyor musunuz? Bir ülkede asker yönetime el koyuyor ve böyle önemli bir icraatında askerin en önemli 3 kişisinden bir tanesi yok. Üstelik Amerika’da!!! Bu tespitten yola çıkarak şu soru sorulmaktadır haklı olarak? Acaba 12 Eylül askerlerine Amerika’dan dolaylı ya da dolaysız olarak neler söylenmişti?
 
 Bir gece de tüm olaylar nasıl durdu? Netekim!
 
    12 Eylül 1980 öncesi yaşamlarını incelediğinizde bir anda ortalığı kasıp kavuran sağ-sol çatışmalarında kendilerine yer bulamayan ve hayatta nasıl kalırız, kör kurşuna nasıl denk gelmeyiz diye çaba harcayan, günlük yaşamda siyasi bir tarafı olmayan ancak sokağa çıkmaya da artık korkan bir halk topluluğu mevcuttur. Sokaklarının sağına dönseler bir grup,diğer tarafına dönseler bir başka grupla karşı karşıya gelip ne yapacağını şaşıran bir insan topluluğu.

Önleri kesildiğinde ''Sağcı mısın? Solcumu?'' sorusuna ''Ekmek Partisindenim Abi'' deyince ''Yeni bir partimi icat ettin '' diyerek dayak yiyen bir insan topluluğu. O yıllarda ülkemizde tezgâhlanan “Kardeş kavgası” artık hat safhaya gelmiş, ülke gençliği sağ ve sol olarak ikiye ayrılmış, hatta sağda ve solda çeşitli fraksiyonlar birbirleriyle kıyasıya ve acımasızca mücadeleye girmişler, okullar, sokaklar parsellenmiş bu ayrılık mahalle ve sokaktan yer yer evlerin içlerine kadar girdirilmiş can güvenliği, gelecek ve istikbal hayalleri yok edilmeye çalışılıyordu. Aynı evde bir kardeşin sağcı bir kardeşin solcu olduğu bir dönem sağcılar faşist solcular komünist diye niteleniyor.’ Tarafta birbirini ihanetle suçluyor.

İşte bu fikir ve grup çatışmalarına sebep olan olaylar yüzünden sokaklar kan gölü. Gün geçmiyor ki bir saldırı bir suikast haberi gelmesin. Ellerde dolaşan silahlar hep aynı merkezden temin ediliyor.Sağcının elindeki silahı da solcunun elindeki silahı da aynı merkezler dağıtıyor.
 
    Nihayet 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi oldu. Bir günlük sokağa çıkma yasağı ile; Bir günde tüm olaylar durdu. Silahlar sustu. Tüm kavgalar son buldu. İnsanın aklına hemen şu soru geliyor.12 Eylülde 24 saatte tüm olayları bastıran ve kanı durduran o sıra da Genelkurmay başkanı olan Kenan Evren ve Komutanlar 11 Eylül’de ve öncesinde neredeydiler?

Neden 12 Eylül’ü beklediler?

Binlerce gencin yok olmasına neden göz yumdular?

12 Eylül öncesi 19 İlde sıkıyönetim uygulandığı halde sıkıyönetim komutanları bu iç karışıklıklar olurken neredeydiler? İşte bu gün hayatta olup Marmaris’te resimle meşgul olan zatbu soruların cevabını yazı ile veremiyorsa bile resimle vermelidir. Yoksa dünyaya ibreti alem olsun, ülkemizde bir daha kimse darbeye yeltenmesin diye tüm olayların perde arkasını ve 12 Eylül’ün dış etkenlerini mutlaka anlatmalıdır. Yoksa Anayasa oylamasında evet çıkması halinde kendisine bir kurşun sıkması olayların perde arkasını ortaya koymaz aksine bir devrin en önemli adamının ölümü ile tarih, çok önemli canlı bir belgesini kaybeder.
 
1982 anayasası % 91,37 oy oranı ile kabul edildi
    12 Eylül 1980'de yönetime el koyan Milli Güvenlik Konseyi (MGK), yeni anayasanın bir kurucu meclis tarafından yapılması ve halkoylamasına sunularak yürürlüğe girmesine karar vermişti. Kurucu Meclis, MGK ve Danışma Meclisi olmak üzere iki kanatlıydı. MGK, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren başkanlığında kara, hava, deniz kuvvetleri komutanları ile jandarma genel komutanından oluşuyordu. Sivillerden oluşan Danışma Meclisi'nin tamamı ise, esas olarak MGK tarafından atanmıştır. Danışma Meclisi'nde, Prof. Dr. Orhan Aldıkaçtı başkanlığında on beş kişilik bir Anayasa Komisyonu kuruldu. Meclisin seçimle oluşturulmamış bu sivil kanadı, anayasa yapım sürecinde MGK için bir ön çalışma yapmanın ötesinde bir etkiye sahip değildi. Danışma Meclisi, 23 Eylül 1982'de Anayasa taslağını tamamladı. Kamuoyu, taslağa son biçimini verecek olan MGK'nin taslak hakkındaki görüşlerini öğrenme imkanı bulamadı. Sonuçta, halk, 1982 Anayasası'na ilişkin ciddi bir tartışma ortamı olmadan, Anayasa'yı yapanların tek taraflı propagandasıyla 7 Kasım 1982'de sandık başına gitti.
     1982 Anayasası için 7 Kasım 1982'de yapıldı. Sindirilmiş ve korkutulmuş halk KABUL diyerek günü kurtamıştır. Halk oylamasına 18 milyon 885 bin 488 seçmen katıldı. 17 milyon 215 bin 559 seçmen ''Kabul'' (yüzde 91,37), 1 milyon 626 bin 431 seçmen ise ''Ret'' (yüzde 8,63) oyu kullandı. 1982 Anayasası, sonuçların açıklanmasıyla 9 Kasım 1982'de yürürlüğe girdi.
 
Artık darbeler olmasın
     Demokrasinin bu kadar kesintiye uğratıldığı ülkemizde artık darbe olmaması gerekir. Bunu sağlayabilmek için darbe zemini olabilecek 12 Eylül anayasası toptan kaldırılmalı, milletin ihtiyaçlarına cevap veren tamamen sivil bir anayasa oluşturulmalıdır. Emekleyen demokrasimizin ayaklarının kırılarak tamamen yere serildiği günler artık olmamalı. Özellikle son günlerde ülkemizde meydana getirilmek istenen 12 Eylül öncesi oluşturulan sokak olayları ve kavgalara benzer olaylar tezgâhlanmaya çalışılıyor.

12 Eylül öncesinde sağ sol adı altında birbirine düşürülen milletimiz ağır bedeller ödemiştir. Günümüzde de nasıl Ortadoğu da Şii- Sunni ayrımı ile iç savaşlar çıkarılıp binlerce insanın ölmesine, milyonlarca insanın ülkesini terk etmesine sebep olunuyorsa ülkemizde de Kürt-Türk merkezli iç savaş çıkarılmaya, mezhep savaşları ve fetö marifetiyle kaos ortamı oluşturup iç savaşa ardından da darbelere veya dış müdahaleye hazır hale getirilmek isteniyor. 

2005 yılında amerikada yer alan RAND Ensititüsünün hazırladığı bir proje de Amerika 15 Temmuzda başaramadıkları bir iç savaşı Türkiyede  çıkarma tehlikesi halen devam ediyor.

Kardeş kavgasının olmaması konusunda herkesi sağduyuya, barışa ve kardeşliğe davet etmek gerekir. Artık 12 Eylüller, 12 Martlar ve 28 Şubatlar 15 Temmuzlar olmasın.

Yeniden hep birlikte YENİDEN BÜYÜK TÜRKİYE kurulsun.


YARALANILAN KAYNAKLAR
Davut  Dursun,12 Eylül darbesi Şehir Yayınları
Yalçın Küçük, Türkiye Üzerine Tezler l, Tekin Yayınevi, 1989  
Hikmet Özdemir, Rejim ve Asker, Iz Yayıncılık, Istanbul 1993.
Bernard Lewis, Modern Türkiye'nin Doguşu, TTK, Ankara 1996.
M. Ali Birand, 12 Eylül adlı belgeseli