Safer ayı, Hicrî ayların ikincisidir. Hicrî ayların birincisi, bilindiği gibi Muharrem ayıdır ve içinde aşûre günü vardı. Üçüncüsü ise Rebî’ül-Evvel ayıdır ve bu ayın 12. Gecesinde Kâinatın Efendisi Sevgili Peygamberimiz (asm) arzımıza ve gönlümüze teşrif etti.

Hicrî takvimde bazı ayların ve günlerin; gerek içinde farz kılınan ibadetler, gerekse bir kudsî tarihin unvanı olmaları hasebiyle mukaddes tanındığı biliniyor. Meselâ Recep, Şaban ve Ramazan ayları, nafile ve farz ibadetlerin içerisinde teşrî kılındığı üç ibâdet ayı olarak bilinir; bu aylardan bilhassa Ramazan ayı ve bu ay içindeki Kadir Gecesi Kur’ân’da da ifâdesini bulur; diğer ikisi de muhtelif nafile ibâdetler için münbit birer zemin teşkil ettiği sahih hadislerde beyan edilir. İslâmiyet öncesi Araplar arasında da Muharrem, Recep, Zi’l-Kâde ve Zi’l-Hicce aylarının hürmet duyulan aylardan olduğu ve bu aylarda Arapların savaş yapmaktan çekindikleri biliniyor.

Sahih kaynaklarda mübarek olduğu bildirilen diğer gün ve geceleri de burada zikretmek lâzım: Ramazan Bayramı, Kurban Bayramı, Arefe gün ve geceleri, Kandil geceleri, Cuma günleri, Aşûre günü vs. gibi. Bu günlerde de gerek nafile, gerek vacip, gerekse farz olmak üzere değişik eda şekilleriyle muhtelif ibadetler yapılır.

Görüldüğü gibi İslâmiyet’te hürmet duyulan ve belli ibadetler için tahsis edilen aylar, günler ve geceler bulunmakla beraber; âfetler, musibetler ve semavî belâlar için tahsis edilen muayyen her hangi bir zaman diliminden söz etmek mümkün değildir. Böyle bir tahsisat, İslâm’ın ruhuna uygun değildir. Belli ayları İlâhî musibet ayı olarak ilân etmek doğru da değildir. Allah’ın irâdesini aylarla veya günlerle sınırlamak mümkün olmadığı gibi; böyle bir sınırlama çabası kulluk terbiyesine de yakışmaz.

İlâhî îkâz ve felâketler başka aylarda olmuyor mu? Kaldı ki, belli aylarda İlâhî ikazların yoğunlaştığını farz etsek bile, o ayların musibet ve uğursuzluk ayı olarak ilân edilmesi Resûlullah (asm) tarafından nehy edilmiştir.

Safer ayı, cahiliye Arapları tarafından uğursuz ay olarak tanınıyor ve bu ayda umre yapmak büyük günahlardan sayılıyordu. Resûlullah (asm) ise

“Umre her zaman helâldir!” (Buhari, Hac, H. No:777) 

buyurarak bu aya atfedilen uğursuzluk inancını kırmıştı.  Ama ne yazık ki; bu ayda akdedilen nikâhların uzun ömürlü olmayacağı, bu ayda yapılan faaliyetlerin sonuçsuz kalacağı, bu ayda başlanılan işlerin uğursuzlukla biteceği tarzındaki inançların, cahiliye Araplarından beri halk arasında yer yer varlığını sürdüre gelen hurafelerden olduğunu görüyoruz.

Ebû Hüreyre’nin (ra) rivâyetiyle Resûlullah (asm) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

"İslâm'da taşe'üm (uğursuz sayma, kötüye yorma) yoktur; en iyisi tefe'ül (iyiye yorma) dır." (Buharî, Tıb, 54)

Böylece buu zararlı anlayışın İslam'da bulunmadığını ifade etmiştir. Diğer bir hadiste ise şöyle buyurmuştur:

"Eşya da uğursuzluk yoktur, Safer ayında uğursuzluk yoktur, baykuşun ötmesinde bir uğursuzluk yoktur."(Müslim, Selâm, 102)

Safer ayının normal aylardan olduğunu tespit ettikten sonra; her ne kadar güvenilir kaynaklarla teyit edilmese de, burada, Safer ayında yapılması uygun bulunan şu duâyı zikredebiliriz:

“Bismillâhirrahmânirrahîm: Allah’ım; hamd ve şükür sana mahsustur! Minnetim sanadır! Ben senin kulunum ve ben bundan dolayı huzurluyum! Nefsimi, dînimi, dünyamı, âhiretimi, işlerimin sonunu ve amelimi sana emânet ediyorum. Bütün Muhammed (asm) ümmetini senin gücünün, havlinin, kudretinin ve kuvvetinin şiddetinden, sana emânet ediyorum! Muhakkak sen, emâneti koruyansın; hükmü nâfiz olansın; kazâsı gâlib olansın!"

"Yâ Ahkeme’l-Hâkimîn ve yâ Esrae’l-Hâsibîn ve yâ Ekrame me’mûlin ve ecvede mes’ûlin yâ Hayyu yâ Kayyûmu yâ Kadîmü yâ Ferdu yâ Vitru yâ Ehadu yâ Samedu yâ men lem yelid ve lem yûled ve lem yekun lehû küfüven ehad! Yâ Azîzu Yâ Vehhâbu Salla’llâhu alâ hayr-i halkıhî Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecma’în! Âmin!”

Bu ayın son çarşamba gününde de iki rek’at namaz kılınması; bu namazda her rek’atte bir Fatiha ve on bir İhlâs-ı Şerif okunması; namazdan sonra da on bir istiğfar ile, on bir salavât-ı şerîfe okunması tavsiye edilmiştir.

Sadakanın bu aya özel bir konumu yoktur. Diğer aylarda olduğu gibi, bu ayda da sadaka vermeye devam etmelidir.

- Safer ayının ilk çarşambası öğle ve ikindi arasında şu duayı 100 defa okumak sünnet midir?

“YA DAFİAL BELAYA İDFA’ ANNEL BELAYA FALLAHÜ HAYRÜN HAFİZAN VE HÜVE ERHAMÜRRAHİMİN İNNEKE ALA KÜLLİ ŞEY’İN KADİR."

Meali: “Ey belaları def eden Allahım! Belaları bizden uzaklaştır. Allah muhafaza edicilerin en merhametlisidir. Muhakkak ki senin kudretin her şeye yeter."

Cevap:

Bu güzel bir duadır ve her zaman yapılabilir. Bu açıdan elbette Safer ayında da okunabilir. Ancak bu duanın özellikle Safer ayında yapılacağıyla ilgili bir hadis bulamadık. Buna göre, bu duayı belli bir zaman dilimine indirgemeden her zaman her yerde okumak en uygun olanıdır.

Selam ve dua ile...

 

Bu ayda belalardan korunmak için günahlara tövbe etmeli, çokça istiğfar çekmeli, kaza namazı kılmalı. Ayrıca sadaka vermeli ve salavatlar ile meşgul almalıdır.

Resul-i Ekrem (asm) Efendimiz şöyle buyurdu: "Sadaka belâyı def eder ve ömrü uzatır." (Heysemi, Mecmaü’z-Zevaid, III/63)

 

SAFER AYINDA OKUNMASI GEREKEN DUA

"Allâhumme salli alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli Seyyidina Muhammedin salâten tüncînâ bihâ min-cemî'il-ehvâli vel âfat. Ve takdî lenâ bihâ cemîal hâcât ve tutahhirunâ bihâ min-cemîi's-seyyiât ve terfe'unâ bihâ ındeke a'lâ'd-deracât ve tubelliğunâ bihâ aksâ'l-ğayât min cemiîl-hayrâti fî'l-hayâti ve ba'del-memât birahmetike Yâ erhame'r-rahimîn. Hasbunellahu ve ni'mel vekîl, ni'mel mevlâ ve ni'me'n-nasîr. Ğufraneke rabbenâ ve ileyke'l-masîr."

"Allah'ım! Efendimiz Muhammed'e (asm) ve onun Ehl-i beytine salât eyle. Bu salâvat o derece değerli olsun ki: Onun hürmetine bizi bütün korku ve belalardan kurtarırsın. Bizim ihtiyaçlarımızı o salâvat hürmetine yerine getirirsin, bizi bütün günahlardan bu salâvat hürmetine temizlersin, o salâvat hürmetine bizi derecelerin en üstüne yüceltirsin, o salâvat hürmetine hayatta ve öldükten sonra düşünülebilecek bütün hayırlar konusunda gayelerin en sonuna kadar ulaştırırsın. Ey merhametlilerin merhametlisi, bize bunları merhametinle nasip eyle. Allah Tealâ bize kafidir ve ne iyi bir dost, ne iyi bir vekildir. Ey Rabbimiz, senin mağfiretini dileriz, dönüş yalnız sanadır."

SAFER AYINDA YAPILMASI GEREKEN İBADETLER

Bu ayda her gün “Allâhümme bâriklenâ fî şehrissafer. Vahtim lenâ bisse-âdeti vezzafer” duası okunur.

- İlk çarşamba gecesi, imsaktan evvel dört rek’at nafile namaz kılınır sonra dua okunur.
- Son çarşamba gecesi veya gündüzünde iki rek’at namaz kılınır sonra dua okunur.
- Bu ayda her gün en az bir defa Selâm ayetleri okunur.
- Yine Safer ayı ile ilgili dua, Safer ayı boyunca her gün en az bir defa muhafaza için okunur.
- İlk onbeş gün şu zikre devam edilmelidir:

[Allahümme bârik lenâ fi şehris-safer. Vahtim lenâ bis-sa'adeti vez-zafer.]

"Allah'ım! Safer ayında bize bereket ver! Mutluluk ve galibiyetle bitirmemizi nasip et. Âmin!"

 

 

 

 

Safer ayı ve uğursuzluk
Sual: Safer ayının uğursuz olduğu, bu ayda bela ve musibetlerin geldiği doğru mudur? Başka hangi ay ve hangi gün uğursuzdur?
CEVAP
Safer ayı ile diğer ay ve günlerin uğursuz olduğu doğru değildir. Dinimizde uğursuz gün veya ay yoktur. Mektubat-ı Rabbanide bildiriliyor ki:

Günlerin uğursuzluğu, âlemlere rahmet olan Muhammed aleyhisselâmın gelmesi ile bitmiştir. Uğursuz günler, eski ümmetlerde vardı. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Günler, Allah’ın günleridir, kullar da, Allah’ın kullarıdır.) [1/256]

Yani, Allahü teâlâ kulu da, günleri de, ayları da uğursuz olarak yaratmadı. Kul, dinimizin emrine uymayıp uğursuz şeyler yaparsa, uğursuz kimse olur. Bazı günlerde kötü şeyler yaparsa, o günler ona uğursuz gelmiş olur.

Çarşamba uğursuz değildir
Sual: Bazı günlere uğursuzluk var deniyor. Mesela Eyüp aleyhisselama bela geldiği gün Çarşamba olduğu için, o gün, kan alınmasının, hasta ziyaret etmenin ve tırnak kesmenin yasak olduğu söyleniyor. Çarşamba günü uğursuz mudur?
CEVAP
Bir şeyin, bir günün veya bir yerin uğursuz sanılması, Yahudilikte vardır. Hıristiyanlıkta da, uğursuzluklar vardır. Mesela Hıristiyanlar,13 rakamının uğursuzluk getirdiğine inanırlar.

Dinimizde uğursuz gün olmadığı gibi, uğursuzluk diye bir şey yoktur. İmam-ı Gazali hazretleri, (Uğursuzluğa inanmak şeytandandır) buyuruyor. Hazret-i İkrime de bildirir ki:

Resulullah, gördüğü şeyleri hayra yorar, hiçbir şeyi uğursuz saymazdı. (İ. Ahmed)

İmam-ı Rabbani hazretleri de buyuruyor ki:
Günlerin uğursuzluğu, âlemlere rahmet olan Muhammed aleyhisselamın gelmesi ile bitmiştir. Uğursuz günler, eski ümmetlerde vardı. Hiçbir gün, başka günlerden üstün değildir. Cuma, Ramazan ve diğer mübarek günler, İslamiyet üstün tuttuğu için üstündür.

Ruhul-beyan’da, Tevbe suresi, 37. âyetinin tefsirinde diyor ki:
(Resulullah teşrif edince, günlerin müminlere uğursuz olmaları kalmadı.)

Üç hadis-i şerif meali şöyledir:

(Müslümanlıkta uğursuzluk yoktur.) [Mektubat-ı Rabbani 3/41]

(Uğursuzluğa inanan bizden değildir.) [Bezzar, Hadika]

(Uğursuzluk düşüncesinin, kendisini, ihtiyacı olan bir işi yapmaktan alıkoyan kimse, Allah’a şirk koşmuş sayılır.) [İ. Ahmed]

Dinimizde uğursuz gün yok ama, uğurlu sayılan mübarek gün ve geceler vardır. Bunlar mübarek diye, ötekilere uğursuz demek yanlış olur.

Çarşamba ve Cumartesi hacamat yaptırmak mekruhtur. Bir rivayette de Cuma günü de kan aldırmak mekruhtur. Mekruh olması, bu günlerin uğursuz gün olduğunu göstermez. 

Cumartesi günü oruç tutmak mekruh, bir rivayette de Cuma günü de oruç tutmanın mekruh olduğu bildirilmiştir. Cuma ve cumartesi günü oruç tutmak, mekruh olduğu için, bugünlere uğursuz denmez. Bayram günleri de oruç tutmak haram olduğu için uğursuz denmez. Allahü teâlâ uğursuz gün ve uğursuz ay yaratmamıştır. Yarattığı hiçbir şey de lüzumsuz değildir. 

İbni Abidin hazretleri, kendi zamanında Pazartesi, Çarşamba ve Cumartesi günleri hasta ziyareti yapılmaması şeklinde bir âdet olduğunu, bu âdete uymanın mahzuru olmadığını bildiriyor. Bu ifade, bu günleri hasta ziyaret etmenin uğursuz olduğunu göstermez. Halkın âdet ettiği şeylerin aksini yaparak tepkiye sebep olmamalı deniyor. Bu her zaman böyledir. Mesela saksağan, kumru, bülbül gibi kuşlarının eti helaldir. Ancak bunların etlerini yiyenlerin bir belaya tutulacakları bazı bölgelerde halk arasında söylenti haline geldiği için yenmemeleri iyi görülmüştür. Bunun gibi Urfa’daki balıklı gölün balıklarını yiyen ölür deniyor. Böyle şeyleri yememek iyi olur.

İki hadis-i şerif meali şöyledir:

(İnsan, şu üç şeyden kurtulamaz: Uğursuzluk, su-i zan ve haset. Su-i zan edince, buna uygun hareket etmeyin. Uğursuz sandığınız şeyi, Allaha tevekkül ederek yapın. Hased ettiğiniz kimseyi hiç incitmeyin!) [Beyheki]

(Bir şeyi uğursuz sayan, ona itibar etmesin ve işinden geri kalmasın!) [Taberani]

Uğur ve uğursuzluk
Sual: Eve yarasa girmesi uğursuzluk mudur? Şu iş bana uğurlu veya uğursuz geldi demek caiz midir?
CEVAP
Uğursuz demek caiz değil, uğursuz geldi demek caizdir. Mesela 13 sayısı uğursuz bir sayıdır demek, kara kedi görmek uğursuzluk getirir demek, caiz değildir. Fakat, bir şeyin bize uğursuz geldiğini söylemekte mahzur yoktur. Mesela yeni bir mahalleye taşınan birisinin, "burası bana uğursuz geldi, buraya taşındığımızdan beri başıma gelmeyen iş kalmadı" demesinde mahzur yoktur. Bir hadis-i şerif meali: (Bir şeyi uğursuzluğa yorma, hayra yor!) [Beyheki]

Uğur, iyilik getirdiği sanılan şey veya belirti, hayır, iyilik, bereket demektir.

Uğursuz, kötülük ve zarar getirdiği sanılan şeydir. Yahudiler ve Hıristiyanlar, uğursuzluk var sanıyorlar.

Uğursuzluk, bir şeyi veya bir olayı kötüye yorumlamaktır. Dinimizde uğursuzluk yoktur. Eve yarasanın girmesi uğursuz değildir.

 

 

 

 

 

 Gümüşhanevi tekkesinin hâlâ akan bu berrak pınarını cevat akşit hocamızı TV5'deki programlarından zaten tanıyorsunuz. Onun için sözü uzatmak zait olur.

Hocamızla, ilmi çalışmalarını sürdürdüğü Gaye Vakfında, öğlenden akşama kadar çok samimi bir hava içinde sohbet ettik. Kendilerine yakın ilgi ve şefkatinden dolayı çok teşekkür ederim. Ayrıca kendilerinin hatıralarını da alacağımız müjdesini vereyim..Ne mutlu insanlar içinde insanlardan bir insan olabilenlere…Salih Okur 

-Muhterem Hocam, son günlerde bir yazar "abdestte ayakları mesh etmek yeterli, yıkamaya gerek yoktur" fikrini ileri sürmekte. Bu konuda neler diyeceksiniz?

-Ben o yazarın kim olduğunu bilmiyorum da, öyle diyenler var tabii... Abdestte ayakları yıkamak Kur'an'da emredilmekte:

 

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِذَا قُمْتُمْ إِلَى الصَّلاةِ فاغْسِلُواْ وُجُوهَكُمْ وَأَيْدِيَكُمْ إِلَى الْمَرَافِقِ وَامْسَحُواْ بِرُؤُوسِكُمْ وَأَرْجُلَكُمْ إِلَى الْكَعْبَينِ

 

"Ey iman edenler! Namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi ve -başlarınıza mesh edip- her iki topuğa kadar da ayaklarınızı yıkayın" (Maide; 6)

Ayetdeki, وَأَرْجُلَكُمْ kelimesinin bazı kıraatlerde esre okunması sebebiyle, ayakların yıkanmasının değil, meshedilmesinin farz olduğunu ileri sürenler bulunmaktadır. İranlılar meshediyor ve buna dayanıyorlar.

Hayır öyle değil.. Kur'an-ı Kerim'de ayetler var.

وَأَنزَلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ

"Sana zikri indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayasın"(Nahl; 44) buyruluyor.

Şimdi, hukukta biliyorsunuz, kararı vereceğiniz zaman aynı konuyla ilgili ne kadar madde yazıyorsa getirirsiniz, onların bileşkesi karar olur.

Kur'an-ı Kerim'de Resulullah'a uymamız (Maide; 92 ) ve O'nun (Sallallahu aleyhi ve sellem) Kur'an'ı açıklayabileceği (Nahl; 44) beyan edildiğine göre sünnetine gitmek zorundayız.

فَإِن تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللّهِ وَالرَّسُولِ

 

"Bir anlaşmazlığa düştüğünüz zaman onda Allah ve resulüne başvurun" (Nisa: 59) var. Başvurun ne demek? Sağlığında ona sorun, vefatından sonra sünnetine yapışın demek. Bu açık artık..

Resul-i Ekrem'in (Sallallahu aleyhi ve sellem) açıklaması sözlü, fiili, takriri biliyorsunuz. Resul-i Ekrem'in (Sallallahu aleyhi ve sellem) hiç çıplak ayağa mesh ettiği yok. Müslümanların toptan uygulamaları fiili tevatür olur. Fiili tevarüs tevatürdür. Tevatür de kesin bilgidir. Öyle ise ayakları yıkayacağız. Hatta ayakları yıkamanın ölçüsü var.

Evet, bu tür oturmuş meselelerle uğraşmak bizce yanlış. Rayına oturmuş, rayına oturduktan sonra tekrar kurcalamanın ne anlamı var? Bu, batının istediği duruma girmek demek. Onların ekmeğine yağ sürmek demek. Oturmuş yahu. Müslümanlar bir istikrara kavuşmuşken neden kurcalıyorsunuz?

"Efendim biz bilgi çağındayız. Düğmeye basıyoruz, bütün dünya kitapları gözümüzün önüne geliyor. Üç dört dil biliyoruz" diyorlar. Ben de diyorum ki, kırk tane çürük yumurtayı yan yana getirirsen bir sağlam yumurta oluşmaz. Biz çürük yumurtayız. Neden çürük yumurtayız? Çünkü biz İslam'ı yaşamıyoruz.

Bugün ilim adamı İslam'ı yaşayamıyor. Yaşamak istiyor, yaşayamıyor. Mesela, gıdamızı %100 kontrol edebiliyor muyuz? Bizim aldığımız maaş %100 saf mı? Mesela İmam-ı Azam hazretleri zamanında Bağdat'ta bir koyun çalınmış. İmam bunu duymuş "Bir koyun kaç sene yaşar" demiş. "şu kadar" o kadar sene koyun eti yememiş.

Şimdi bunu hangimiz yapabiliriz? Aldığımız maaşın içinde genelev vergisi var, kumarhaneler vergisi var. Hepsi var. "Ama caiz" Tamam biz de caiz diyoruz. Ama onların gösterdiği hassasiyeti gösteremiyoruz diyoruz.

Ben bir misal veriyorum; Bilgisayar virüsleri oluyor. Bazen bir virüs bulaşıyor, her şeyini alt üst ediyor. Benim iki bilgisayarım öyle gitti, oğlum da mühendis ama kurtaramadık.

Bu haram lokmalar da bence öyle bir virüs. Sokağa çıkıyoruz, yanlış şeyler görüyoruz bunlar virüs. Yanlış şeyler duyuyoruz bir virüs. Mesela, ben 14 sene otobüsle Edirne'ye gittim, geldim. Otobüste şarkı çalınıyor "kaderime isyan ediyorum" ağlıyor, adam. Herkes dinliyor, memnun oluyor. Kadere itiraz küfürdür. Bu söz iyi değil ki, yanlış bir söz. Bu bir virüstür. Bunlar kalbimize, beynimize giriyor. Bazen bilgisayardaki virüsü antivirüs programıyla tedavi ediyorsun. Bazen de kurtaramıyorsun.

Ben durumumuzu buna benzetiyorum. Onun için "biz haddimizi bilelim" diyorum. Evet, bilgisayar çağındayız ama onların(selefin) zihinleri saf. Onlar feraset sahibi, kirlenmemiş akl-ı selim sahipleri.

Bizde bu şey hiç yok diyemeyiz de, muhal denmez de, ama çok zor olduğu da yüzde yüz. Neden? Karışık..Kokladığımız hava karışık, yediğimiz yemek karışık.

Tabii, ilim adamı hiç durmadan araştıracak, karıştıracak ama onların da hakkını vereceğiz. Saygılı olacağız. Bizim arkadaşlarda bu saygı kısmı yok. "Biz" diyorlar "iki tane üç tane dil biliyoruz, bilgi çağındayız. Onlar ortaçağ adamı. Biz onlardan üstünüz." Ve yanlışlık oradan başlıyor sanki..

Şimdi birçok arkadaşımız 1000 sene evvel çözülen konuyu tekrar kaşıyor. Okuyun yahu, çözmüş adam. Siz niye vakit öldürüyorsunuz? Onun çözemediği boşluk bıraktığı bir şey varsa sen onu doldur.

Biz Ehl-i sünnet inancındayız. Yetişmemiz itibarıyla, sülalemiz itibarıyla, kafa yapımız itibarıyla, kültürümüz itibarıyla, bilgimiz itibarıyla. Ehl-i sünnet inancına çok bağlıyız ve onu yaşatmak azmindeyiz. Bu vakfı(Gaye Vakfı) onun için kurduk. Arkadaşlarımızın bu durumlarını gördüm, ben de yapabildiğim kadarıyla kaç kişi yetiştirebilirsem dedim.

Burada şimdi doktora yapan arkadaşlarımız, mastır yapan arkadaşlarımız var, öğrenci arkadaşlarımız var. Biz onlara Ehl-i sünnet kitaplarını okutuyoruz, karınca kararınca..

Ayakların meshi meselesine dönecek olursak, bu konuda sünnete başvuracağız. Sünnette çıplak ayakları mesh ettiğine dair bir şey yok. Aksine deliller var. Mesela;

 

وَيْلٌ لِلْعَرَاقِيبِ مِنَ النَّارِ,

 "Ayakları yıkayın, topukları da unutmayın. Topukları unutursanız ateşte yanacak"(İbnu Mace: hn: 6133) diyor, böyle bir tehdit var. Rahmet peygamberi işi sıkı yutuyor, bugünleri görmüş sanki..

-Efendim Kur'an'a abdestsiz dokunulabilir mi?

-Kesinlikle abdestsiz Kur'an'a dokunulmaz.

لَّا يَمَسُّهُ إِلَّا الْمُطَهَّرُونَ

(Vakıa / 79) gayet açıktır. Kanun evvela açık ifadesine göre uygulanır. Çözemezseniz altını ararsınız. لَّا يَمَسُّهُ "ona dokunamazlar" kim dokunabilir? "إِلَّا الْمُطَهَّرُونَ ancak abdestli olanlar." Açık yahu, gizli bir kelime değil ki bu.

Bu konuda hadisler var; "Ben hayızlı kadına mescide girmeyi, Kur'an okumayı, namaz kılmayı, oruç tutmayı helal kılmam"

Hakim bin Hizam var, Peygamber onu Yemen valisi yapmış ve ona mektup yazmış " böyle böyle davran" madde madde söylemiş. Orada var. Bu Kur'an'da var, hadiste var. Artık bunu zorlamaya gerek yok bence. Kur'an'ı abdestsiz tutup okuyamazsınız. Dinleyebilirsiz, ezbere okuyabilirsiniz ama cünüpken ezbere de okuyamazsınız, yalnız dinleyebilirsiniz. Hayızsanız ezbere okuyamazsınız, yalnız dinleme hakkınız var.

Kur'an'a ancak abdestli dokunulabilir. Ebû Dâvut, Beyhakî, Tabarânî, İbn Hibban, Hâkim'in Müstedrek'inde ve diğer hadis kitaplarında açık hadisler vardır. Bu konuda el-Mebsut, III/147; Kâsânî, I/33; Cassâs, III/415; Kurtubî, XIV/226 kitaplarına da bakılabilir.

Bir de diyorlar ki " إِلَّا الْمُطَهَّرُونَ "Ona, ancak temiz olanlar dokunabilir" ayeti, Levh-i Mahfuz'daki Kur'an içindir." Bu görüş de tutarsızdır. Çünkü Levh-i Mahfuz'a ulaşan insan var mı? Yok.. Allah (c.c.) olmayan şey için niye bir de yasak getirsin? Bu emrin biz, yeryüzünde yaşayanlar için olduğu gayet açıktır.

-Kasko sigortası hakkında neler diyeceksiniz hocam?

-Ben üniversitede 4-5 sene sigorta hukuku okuttum. Sigorta hukuku zahiren güzel gözüküyor; "kara gün dostu" "Bir insanın başına felaket gelmiş, onu kurtaracağız" Ama işin arka planına bakarsanız çok sinsice bir kurumdur. Yalnız Türkiye'de değil genel konuşuyorum. Ama trafik sigortası mecburen olduğu için mübah olur. İradeye dayalı, mecburi olmayan sigortalar kesinlikle caiz değil.

-Safer Ayının, özellikle de son çarşambasının uğursuz olduğuna dair bir inanış var halk arasında. Bu konuda düşüncelerinizi alabilir miyiz?

-Ben Anadolu'daki deyimlerin, atasözlerinin hep ayete, hadise dayalı olduğunu bilirim. Kur'an-ı Kerim'de biliyorsunuz Çarşamba günü uğursuz sayılıyor. Eski kavimler Çarşamba günü yok olmuşlar. Ama bu şimdide herkesin Çarşamba günü yok olacağı anlamına gelmez. Ama onların o gün yok olması var.

Peygamber(Sallalahu aleyhi ve sellem) psikolog demeyelim ama insanların halet-i ruhiyesine uyuyor. Mesela bir iş yapılacağı zaman içten gelerek, benimseyerek yapmak başka, zorla yapmak başka. Peygamberimiz (Aleyhissalatu vesselam) buna dikkat etmiş. Mesela "şu gün yola çıkmayın" dememiş ama kendisi Perşembe günü çıkmış, Pazartesi çıkmış. Bunlara riayet etmiş de. Bu illa "Çarşamba günü uğursuzdur, her şey ters gider" anlamına gelmez. O zaman iptal ederiz hayatı..

Bu toplum psikolojisidir. İnsanın kafasında böyle bir şey var mıydı, şaşırır, yapacağı dürüst bir şeyi bile yapamaz, karıştırır. Onun için halkın psikolojisine de dikkat etseniz iyi olur yani..

Onun için, rahmetli Hocaefendi'ye(Mehmed Zahid Kotku) senin gibi gençken sormuştum. Hani halk arasında el yıkarken sabun alıp vermezler, kavga edilir diye..Bunun doğru olup olmadığını sordum. "Bunun aslı yok da" dediler "halkın her şeyine de burnunu sokma."

Halk buna inanmış. Sen bunun tersini söylesen "vay dinsiz vay" derler, söylediğini dinlemezler, sevmezler, kabul etmezler. Dine de doğrudan doğruya bir zararı yoksa elleme gitsin.

Peygamberimiz (Aleyhissalatu vesselam) de böyle yapmış. "Çarşamba günü hiçbir şey yapmayın, uğursuzdur" demek olur mu? Olmaz. Ama halkın böyle bir telakkisine de karışmamak lazım.

-Hocam bazı kimseler kazaları olanlara kolaylık olarak bir namazda iki niyet tavsiye ediyorlar. Hem sünnete hem kazaya niyet olur mu bir namazda..

-Kesinlikle olmaz. Ameller niyetlere göredir. Neye niyet etmişseniz o vardır. Bu, modern devrin pragmatist düşüncesinin uzantısıdır. Bir iş yapacak her şeyi kazanacak, bu zamanın insanı bunu istiyor, hep böyle..Az çalışacak, çok kazanacak. İşte o düşüncenin uzantısıdır bu. Öyle şey olur mu? Sünnete niyet edersin, sünnet olur. Kazaya niyet edersin, kaza olur. Hem sünnet, hem kaza olmaz..

-Efendim, malumunuz gündemdeki meselelerden biri de gazozlardaki alkol meselesi..

-Ben Mehmed Zahid Kotku Efendi'nin yanında yetiştim. İnsan gençken çok keskin bıçak oluyor. Ondan olsa gerek, otuz sene kola ve gazoz içmedim.

Ben İmam-ı Azamcıyım. İmam Şafii hazretlerine göre alkol necistir, sidik gibidir. Bu içeceklerde de alkol var. Ona saygı duyuyor ve içmiyordum.

Bir gün Sirkeci'de Müslüman zenginler toplandılar, ziyafet verdiler. Yiyoruz tatlı tatlı..Hep dedikodu yaptılar, onun bunun aleyhinde konuştular. Birisi de dedi ki "falanca gazetede yazdı ki, gazozda alkol varmış. Onun için arkadaşlar kola içmeyelim." Bunu duyunca "Garson" dedim "bir gazoz, bir de kola getir"

Ben halktan yanayım arkadaş. O güne kadar otuz sene içmedim ama o günden itibaren içiyorum. Dedikodu iki günahtır yahu. Bir وَلَا يَغْتَب "Gıybet etmeyin" Hucurat: 49: 12) emrini çiğnemektir, Allah'ın hakkına tecavüzdür. İki; konuştuğumuz kişinin kişiliğine tecavüzdür, kul hakkıdır.

Onu yaptılar yarım saat, rahat rahat..Sonra "gazozda alkol varmış" O günden onlara inat içiyorum, halktan yana olmak için içiyorum.

Efendim, Hanefi fıkhına göre alkol necis değildir. Çünkü işte önümüzde portakal var, bunda alkol var. Biz bunu yiyoruz, helal değil mi? Elmada, üzümde, patateste de var. Şıra helal mi, helal. Şıra'da da var. Onları yiyorsun, içiyorsun. Gazozda, kolada da alkol var. Bunlar da haram değil, içmenin mahzuru yoktur. Sirkede de alkol var. Hatta çok içerseniz sarhoş eder. Ama sirke helaldir. Hatta sünnettir. Gazoz, kola v.b. meşrubattır. İçilebilir.

-Bazıları da namazdan sonra salaten tuncina okunması doğru bulmuyorlar. Size göre salaten tuncina okumak bidat mi?

- Onu okumakla çok iyi yapılıyor. Peygamberimize(aleyhissalatu vesselam) salâvat getirmek Allah'ın emridir;

إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيماً

"Allah da melekler de o Nebiye salat ederler, ey müminler, siz de ona salat edin, bol bol selam gönderin". (Ahzâb Suresi 33/56)

Salatu selamı ömürde bir kere getirmek bu ayetten dolayı farzdır. Bir mecliste Peygamberimiz(SAV) adı anıldığı zaman bir kere getirmek vaciptir. Birkaç defa anıldığında her defasında getirmek sünnettir.

Salaten Tuncina da bir salavat çeşididir. Peygamberimiz(Sallalahu aleyhi ve sellem)in bizzat tarif ettiği salavatları teberrüken okumak iyidir. Bu Salaten Tuncina, Efendimizden(Sallalahu aleyhi ve sellem) mervi olmasa bile bir salâvattır. Salâvat olduğuna göre Allah'ın kitabında emredilmiştir. Hiç bidat olur mu? O İstiklal harbinde TBMM hükümeti namazlardan sonra salaten tuncina okunması için genelge neşretmiş.

-Afet-i umumi olduğu için değil mi hocam?

-Evet..onu okutmuş. Harbi kazanmamızda gayretimiz falan ama onun da rolü var bence. Hala okumaya devam etmek lazım. Asla bidat olmaz.

-Duada ellerin ters çevrilmesi soruluyor efendim?

-Onun da yeri var. Afet oldu mu hani bana değil de toprağa ver, kimseye zararı olmasın anlamında psikolojik bir tatmindir o.

-Hocam, Banka Kredisi ile ev alma meselesine bakışınız nedir?

-Asla caiz değildir.

-Finans kurumları hakkında ne düşünüyorsunuz?

-Benim param olsa finans bankalarına yatırmam. Çünkü onlar Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına tâbidir. Bunlar anonim şirket statüsündedirler. Kurumumuz Türk sigorta kanununa tâbidir" diye bir maddesi vardır. Orada da riba vardır. Adamların niyeti şu olabilir, bu olabilir yani. Ehven-i şer filan olabilir ama ben param olsa yatırmam.

-Peki para nasıl muhafaza edilir o zaman?

-İslam'da para muhafaza edilmez ki, çalıştırılır. Her sene kırkta bir alırız, bu bir nevi cezadır. Otomatikman çalıştırılıyor, kabul ediyor. Elindeki parayı çalıştıracaksın ki piyasa para görecek ve ekonomi düzelecek. Fransa'da parayla hiçbir şey alıp satamıyorsunuz. Otobüse bile binemiyorsunuz. Biletle..Bileti nereden alacaksın? Bankadan alacaksın. Paranı oraya yatıracaksın. Yastığın altında para kullanılmadığı için adam mecburen parayı bankaya yatırıyor. Hep işi böyle karta, senede, sepete bağlamış. Halkın ne kadar para gücü var bunu bilmek için. Kanun yapacak,tedbir alacak.. Türkiye'de bu yok. Onun için kanunları isabetli yapamıyorlar. Yastık altındaki parayı bilemedikleri için isabetli karar alamıyor, kanun çıkaramıyorlar.

İslam'da da parayı çalıştırmak esas. "Arkadaş" deriz "parayı bekletirsen, zekatını alırız. İster çalıştır, ister çalıştırma. Çalıştırmasan kırkta bir, kırkta bir tüketirim seni." İşte Fransa'nın yaptığı da budur. İslam'ın 1400 sene önce söylediğini şimdi ancak yakalayabildiler. Başka yol yoktur.

-Hocam, son olarak okuyucularımıza okumaları için hangi temel kitapları tavsiye edebilirsiniz?

-Tefsir olarak Elmalılı Hocanın tefsirini tavsiye edebiliriz. İlimsel açıdan doyurucudur. Yok onu anlayamıyorsunuz, Ömer Nasuhi Hocanın halka yönelik tefsiri var, onu okursunuz. Meal olarak da Hasan Basri Çantay Hocamızın Meali-i Hakim'ini tereddütsüz tavsiye ederim. Hadis olarak Ahmed Naim ve Kamil Miras'ın tercüme ettikleri Tecrid-i Sarih'i, Siyer olarak Asım Köksal Hocanın İslam Tarihi'ni, ilmihal olarak da Ömer Nasuhi Bilmen'in İlmihalini tavsiye ederim.

-Hocam bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim.

-Ben de size teşekkür ederim.