Hocam, dergimizin bu sayısında parayla olan imtihanımızdan bahsetmek arzusundayız. Müsaade buyurursanız sizinle de söze bu meseleyi konuşarak başlayalım. Sizce bu imtihan karşısındaki hâlimiz, günümüzde nasıldır?

Başta söyleyeyim, parayla olan imtihanımızı kaybettik. Gerekçe; zengin olursak itibarımız artar.  Oysa zenginliğin sorumluluk isteyen bir şey olduğunu unutup paraya esir olduk. Makam, mevki peşinde koşarak hayatımızı garanti altına almayı amaç edindik… Hatta makam-mevki uğruna, istikbal uğruna "Müslüman Müslümanın kurdu" haline geldi.  Bazılarımızın yana yakıla arzuladıkları şekilde palazlandık (şimdilerde kanaat önderi pozisyonunda ortalarda dolaşan bir milletvekilinin beş-on sene önceki özlemiydi) ve hatta obez olduk. 1966-67 yıllarında Yakupağa Camii’nde bize bir hocamız vaaz veriyordu. O devirlerde Arap-İsrail savaşı olmuştu. Ondan sonra Papa İstanbul’a geldi. Büyük bir yaygara koptu. Hocamız bunlara çok kızmıştı. Nitekim orada bir keresinde kürsüden “Müslümanlar fakir değil, Müslümanlar ahlâksız” demişti. Zannediyorum ki parayla imtihanı kaybetmenin en veciz şekilde ifâde edilişi budur. 

Peki, sizce bu meselenin temelinde ne var?

O zamanlar bizde bir düşünce hâkimdi; Allah bize görev vermişti. Tabii bu dediğim bizim kendi idrâkimize göre... Türkiye’yi kurtaracağız ondan sonra Türkiye’yi kurtarmak kesmiyor dünyayı kurtaracağız. Nitekim hiç ummadığımız şekilde Allah bize yardım etti ve Müslümanlar muktedir oldular. Yani -isim vermem doğru olmaz- filanca zât falanca yere vali tayin edilmiş diye sevindiğimiz günlerden bugünlere geldik ama -maalesef- galiba imtihanı da kaybettik.

Hocam, meseleye madem böyle başladınız o hâlde müsaadenizle şunu soralım: İslâm İktisadına Giriş adlı eserinizin önsözünde 1970-80 arasında bu İslâm İktisadı’nın popüler olma meselesine temas ediyor ve o dönemde Türkiye’yi hatta dünyayı “kurtarma” hevesinin bunda etkili olduğunu ancak günümüzde “kurtulma” sağlandığı için bunun yerine İslam kapitalizminin geçtiğini söylüyorsunuz. Meselenin bununla nasıl bir alâkası var?

Osmanlı tarihçilerinden bir tanesi: “Bu Osmanlılar Müslüman adamlardı fakat kâfirlerle iş yapa yapa, Avrupa ticareti yapa yapa bozuldular.” diyor. Bozulmalarının işareti olarak da sakallarını kısalttıklarını söylüyor. Gür sakalları varmış Osmanlıların, günümüzde de aynı şeyi görebiliyorsunuz yani… Ben biliyorum Nurettin Topçu Hoca imam hatip okulundaki derslerinden para almaz, başkalarına dağıtırmış. Oradaki hocalardan bir tanesi günün birinde “Madem dağıtıyorsun burada bir sürü fakir öğrenci var niçin onlara vermiyorsun?” demiş. Şimdi ismini zikretmek doğru olmaz ama o hoca da meşhur bir hoca yani… Nurettin Hoca’nın cevabına bakın: “Ben para verdiğim bir insanın arkasında bir daha namaz kılamam. Hem buradaki öğrencilerin hepsi üstün insanlar. Onlara para veremem…” Maalesef öyle… Şimdi insanlar Müslümanlıklarını pazara çıkarmışlar. Yani şu net bir şeydir: Müslümanlar ticaretlerini ibadet haline getirmelidirler. Fakat bugün Müslümanlar tam tersine ibadetlerini ticaret haline getirmişler. Müslümanlıklarını parayla satıyorlar yani...

Peki Hocam, anlattığınız o hâlden bugünkü hâle gelmemizin sebebi sizce nedir?

Her şeyden evvel o hassasiyeti, ahlâkı yitirdik. Hem şunu da söylememizde fayda var. Şimdi Müslümanların önemli bir kısmı birer fraksiyona mensup. Bu fraksiyonların kendilerine mahsus kitapları var; hatta kutsal kitapları var diyelim. Kur’an-ı Kerim -maalesef- ikinci planda kalıyor. Oysa Müslümanlar Kur’an-ı Kerim’e eğilseler bu sorun önemli ölçüde ortadan kalkar.

Bu dönüşmenin başlangıcı nasıl oldu? Biraz izâh edebilir misiniz?

Büyük ölçüde Cumhuriyetten sonra başlamıştır. Çünkü insanlar Türkçeden uzaklaştılar. Türkçeden uzaklaşınca İslam’la irtibatı kurmak için aracı koymaya başladılar. Başka fraksiyonlar, tarikatlar falan… Onlar bu işi hallediyorlar, sen ancak dinliyorsun. Edilgen vaziyette, bir katkıda bulunmuyorsun. Dolayısıyla yukarıdan başkaları sana öğretiyor. Sen de onu tatbik ediyorsun. Tatbik ettikten sonra Müslüman olduğunu varsayıyorsun. Kendin doğrudan İslâm’la irtibat kurmuyorsun. Mesela belki Kur’an-ı Kerim’i okuyorsun ama anlamını bilmiyorsun. Oysa Müslümanın üzerine düşen en temel görev Kur’an’ın anlamını bilmektir. İkincisi de sürekli okuyarak anlamıyla birlikte aralarındaki ilişkileri kurmak. Nitekim Kur’an-ı Kerim birçok meseleyi halletmiştir.

O hâlde ne yapmak gerekiyor?

Gayet basit: Müslümanların Kur’an-ı Kerim’ ile irtibatını tekrar sağlamak. Mehmet Akif’in söyledikleri boşuna değil… Sonra? Onu tatbik etmek, hayatımızda yaşamak. Nasıl uygulamak? Başka bir dönemde başka bir boyutta yaşayarak değil, bugünü yaşayarak... Biz bu sokaklarda yürüyoruz, bu tramvaylara biniyoruz. Marmaray çok faydalı, ona biniyoruz. O hâlde Müslümanlığı bu ortamda, bulunduğumuz çevrede yaşamak lazımdır. Tabii burada başka bir olay daha var: Müslümanlığı başkasının başına kakmamak. Bu daha önemli bence…

Hocam izniniz varsa biraz daha teferruata girelim… Daha evvel de bahsedildiği üzere bugün çok popüler kullanılan kavramlardan bir tanesi İslam İktisadı… Biz günümüzde bu kavramı nasıl anlamalı, hangi çerçeve içinde ele almalıyız? Biraz bundan bahsedebilir misiniz?

Kur’an-ı Kerim’de konuyla ilgili bir ayet İslâm İktisadı’nın hedefinin ne olduğuna cevap veriyor: "O gün, ne mal fayda verir ne de evlat, ancak Allah’a temiz bir kalple gelenler fayda bulur. (Şuarâ, 26/88-89)"Bununla beraber açıkçası bilmek gerekir ki, İslâm İktisadı’nın hedefi, İslâm’ın hedefidir. İslâm’ın hedefinde de Müslümanları kalb-i selîm, temiz kalp sahibi insanlar haline getirmek, kimseye üçkâğıtçılık yapmayan, kimsenin aleyhinde olmayan insanlar haline getirmek vardır. İslâm İktisadı’nın hedefi de bu... Ancak burada bir problem var. İslâm İktisadı artık konuşulmuyor. Çünkü günümüzde mesele finansal işlemler seviyesine indirildi ve dolayısıyla da bu çağdaş problemlere İslâmî çözüm arama hâline gelmeye başladı. Ama her şeyden evvel bilmek lazım ki İslâm İktisadı’nın çeşitli yönleri mevcuttur.

Belki bir tanesi Hacc…

Tabii… Hacc, İslâm İktisadı’nın önemli unsurlarından bir tanesidir. Tarih boyunca da böyle olmuştur. Niçin? Çünkü bu sayede Müslümanlar fikir alışverişinde bulunabiliyorlar, ticari faaliyetler için bağlantı kurabiliyorlar. Ancak bizi bunu günümüzde maalesef idrâk edemiyoruz. Hatta bunu Mehmet Akif Sırat-ı Müstakim’deki bir yazısında “Değil bu dünyada öbür dünya da bile haccın kıymetini anlayamayacak insanlar hacca gidiyor” diye çok da güzel ifâde ediyor. Adam Kâbe’yi tavaf ediyor, tavaf ettiğinin Kâbe olduğunun farkında değil ne yazık ki…

Hocam peki bu kavram (İslâm İktisadı), günümüzdeki mânâsıyla, nasıl ortaya çıkıyor? Bu kavramın temelinde neler yatıyor?

İslâm İktisadı tabiri, Müslümanların bağımsızlıklarını kazanmalarıyla belirginleşmeye başlıyor; özellikle Hint Müslümanları… Onlar başlatmıştır bu işi, yani bu tabiri ilk kullanan onlardır. Tabii onların bir özellikleri de var. Bu bahsedeceğim şey avantaj mıdır, dezavantaj mıdır bilmiyorum. İngilizce konuşuyorlar, yani ekonomiye yakınlar. Çünkü ekonomi bilgisi İngilizlerin işidir, açıkçası ekonomiyi İngilizler ortaya koymuşlardır. Klasik iktisatçılar, hep İngiliz. Kezâ Anglo-Sakson diyenler var ama asıl İngilizlerdir yani... Bunların böyle bir özellikleri var ve bunu kullanmışlardır.

Öyleyse bu kavram, Batı’daki iktisat anlayışına -bir nev’i- tepki olarak ortaya çıkmıştır diyebiliriz…

Evet, bunu demekte herhangi bir beis yok. Yani madem onların iktisatları var, bizde daha da iyisi var anlayışı hâkim…

Peki, bunun tepki olarak verilmesi İslâm’ın özüne zarar veren bir şey midir? Yoksa Müslümanlar için alternatif bir yol mu geliştiriyor?

İşte bunda zarar verici bir şey var demek doğru değil belki de... Çünkü ondan sonra birçok birikim oldu ki onların da önemli bir kısmı son derece fayda meydana getirmiştir, zararlı değildir. Ama yine de öyle bir eğilim olduğunu hatırdan çıkarmamak da lazım. Ayrıca sadece bu değil, bu çalışmalardan sonra ortaya çıkan başka durumlar da var. Meselâ fıkıh kaynaklarında iktisat çalışmaları çok var. Fıkıh kitaplarına baktığınız zaman bapların önemli bir kısmı iktisatla ilgilidir. Zekat, sarf (kambiyo), işçi-işveren ilişkileri, kira ilişkileri gibi... Kezâ yine İslam İktisadî Düşünce Tarihi ve İslam İktisat Tarihi çalışmaları da son derece önemlidir ki Batılılar da bu konulara alâka göstermektedirler. Velhâsıl Kur’an-ı Kerim’de buyurulduğu üzere kötü gibi görünen şey iyi olabileceği gibi, iyi gibi görünen şey de kötü olabiliyor.

Peki, İslâm’ın iktisat anlayışının dünyaya hâkim olmasından söz etmek mümkün müdür?

Tabii ki… Bu olmuştur. Meselâ arkeolojik çalışmalarda bakıyorsunuz 11.-12. yüzyıl dâhil çok sayıda İslâm paraları bulunuyor. Nerede bulunuyor? İzlanda, İngiltere, İrlanda, Almanya, Rusya, İskandinavya gibi en kuzey bölgelerde… O hâlde demek ki İslâm ekonomisi dünyada hâkim olmuş. Peki, ne zamana kadar sürüyor derseniz, 13. yüzyıl sonlarına kadar olduğunu söyleyebilirim. 8. yüzyıldan başlayan ve beş asır süren bir dönem… Bu İslam İktisat Tarihi’nin en önemli taraflarından biridir. Yine bazı araştırmalar neticesinde meselâ iş ilişkilerinde İslâm Hukuku’nun geliştirmiş olduğu argümanların, kurumların Müslüman olmayan kişiler tarafından kullanıldığını öğreniyoruz. Meselâ Yahudiler mudârebe yöntemini kullanıyorlar. Meselâ Mısır’daki Ceniza vesikaları yayınlandı. Oradan öğreniyoruz ki Yahudi tüccarlar iş ilişkilerini İslam Hukuku’na göre yönetiyorlar. Niçin? Çünkü son derece gelişmiş bir hukuk. Ayrıca bilmek lazım ki bahsettiğimiz bu dönem Avrupa'da entelektüel çalışmanın olmadığı bir zaman dilimi…  Yani tam mânâsıyla feodal bir anlayıştan bahsedebiliriz. Bir entelektüel birikim yok. Buna mukabil 9-13. yüzyıllar İslâm dünyasında entelektüel bakımdan büyük bir birikimin olduğu dönemdir.

Bu konuda ilmî çalışmalar mı var?

Evet. O dönemde kitapların çoğu İslam İktisadı ile ilgilidir. Ve bunların çoğu hem iktisadi düşünceyi hem de Müslümanların yaşadıkları bölgelere göre hangi tür ekonomik faaliyetleri öncelemeleri gerektiğini ortaya koyan kitaplardır. Mesela Ortadoğu ve Arabistan'da en önemli ekonomik faaliyet ticarettir; özellikle Arabistan'da. Ama Anadolu'ya ve Mezoptamya'ya baktığımızda tarım da önem kazanıyor. Bu konuda çok sayıda risalelerin, kitapların yazıldığını görebiliyoruz.

Hocam biraz da İslâm İktisadı’nın teorik kısımlarına eğilecek olursak; bir ülkede bu anlayışın hayata geçirilmesi, uygulanması için o ülkedeki devlet yönetiminin İslâmî esaslara mı dayanması gerekir?

Öyle bir şey demek doğru değil. Daha evvel bahsettik; adamlar İslâm şirketler hukukunu kullanıyorlar, uygulamaya çalışıyorlar. Bunun sebebi de daha kullanışlı, daha yoğun, daha işlevsel olmasıdır. Müslüman olmadıkları hâlde, düzenleri İslâm esaslarına dayanmadığı hâlde, bunu yapıyorlar. Demek ki pekâlâ yapılabilir, hayata geçirilebilir. Tabii burada başka bir soru ortaya çıkıyor. İslâm Ekonomisi’nin ortaya çıkabilmesi için devlet şart mıdır, değil midir? Şimdi bunda da iki yön vardır: Birinci yön, ekonomik gelişmenin temel şartı siyasi istikrardır. İslam Devleti olur ya da olmaz ama siyasi istikrar şart. O kesin bir şey. İslâm Ekonomisi de büyük ölçüde siyasi istikrara bağlıdır. İkinci yön de şu: İslâm Ekonomisi’ni devletin belki fonksiyonu olarak düşünebilirsin ama asıl olan Müslüman adam, Müslüman insandır. Devlet istediği kadar Müslüman olsun, önemli olan ferdin Müslümanlığı... İnsan, toplum ve devlet. İslam iktisadı insanın fonksiyonudur. İslam iktisadı, Müslüman devletin fonksiyonu olmasından önce Müslüman insanın fonksiyonudur. Müslüman, insan tipi oluştuktan sonra devlet ikinci planda yer alır. İnsanlar Müslüman olmadıktan sonra istediği kadar İslam devleti olsun, hiç bir faydası yok. Ama tabii siyasi iktidarın önemli olduğunu da vurgulamak lazımdır. Siyasi iktidar dediğimiz zaman da en önemli unsurun adalet olduğunu görmemiz gerekiyor. Peki niçin? Şunu evvelâ bileceğiz: İslâm İktisadı adalet demektir. Çünkü iktisat ne demek? Ka, sa, de… Yani orta yol. Adalet de aşağı yukarı aynı. İtidal­adalet aynı anlamlara gelir. İktisadın temel boyutu adalet, adil olma. Bu adaleti kim sağlarsa İslam İktisadı’na en yakın olan o olur. Sonuçta İslam insanı olmadan İslam toplumu, İslam toplumu olmadan İslam devleti olmaz.

Hocam kafa karıştıran bir başka mesele de İslâmî Finans… Bunun İslâm İktisadı ile ilişkisi nedir?

İslam finans sistemi mutlaka İslâm İktisadı’nın bir fonksiyonu olmalıdır. Ama bugün fiilen kapitalist sistemin fonksiyonu olarak görülüyor. Yani kapitalist sistemde ortaya çıkan gelişmelere İslami çözümler aranması gibi algılanabiliyor. Belki bir başlangıç olarak faydalı olabilir ama şu caiz mi, bu caiz mi falan filan… Bu çok verimli bir yol değil. İslâmî olmayan bir takım olgular İslâmî gibi yutturulabiliyor ki bunların başında borsa geliyor. Borsa İslamî mi değil mi? Fıkıhçıların çoğu -hiç araştırma yapmadan- İslâmîdir deyip kestirir atarlar. Niye çünkü orada kâğıtların önemli bir kısmı hisse senetleridir. Hisse senetleri de kâr ortaklığına dayanır; faiz yok… Dolayısıyla onların alışverişi caizdir. Ama insanlar onun için mi yapıyorlar bu işi? Yani günümüzdeki borsa sistemi İslâmî sistem midir, kumara yakın bir sistem midir? Borsanın yükselmesi, azalması kendi elinde midir? İşte bu tür şeyler, İslam ekonomisinin belirleyiciliğini gündeme getiriyor. Ve aynı zamanda İslam iktisat tarihini gündeme getiriyor. Borsa olayı İslam iktisat tarihinin gelişimi ile ortaya çıkmış bir olay değildir, sömürge ticaretinin neticesidir. Dolayısıyla biz hemen ilk bakışta madem faiz yok İslâmîdir diye bakıyoruz, bunu diyemeyiz. Onun tarihi gelişimine bakmamız lazım. Sade o değil, sigortacılık da öyle.

O hâlde ne yapmamız lazım Hocam?

Kendimizden başlayacağız. Yapmış olduğumuz ilmî çalışmalarda “bizi/kendimizi” arayacağız. Oradan başlayabiliriz. Kişiseldir başlama eğilimimiz. Genel olarak öyle bir eğilim var. Kendimizi unutup başkalarını nasıl halledebiliriz değil, biz ne yapabiliriz? Esas soru bu… Çalışmalarımızı nasıl buna uygun hale getirebiliriz, nasıl katkıda bulunabiliriz, onu düşünmemiz gerekiyor. Bu çalışmalar aslında İslâm’ın iktisadına veya İslâm’ın çağdaş yorumlanmasına da katkıdır bir ölçüde... Böyle düşünmekte fayda var.

Tek tek, alan alan mı ele almak lazım?

Evet, parça parça ama İslâm’ın bütünlüğü içersinde... Rahmetli Sabahaddin (Zaim) Hoca’nın bir yaklaşımı vardı. İslâm ekonomisi İslâmiyet’in bütünlüğü içerisinde yer alır. Yani İslâm’dan bağımsız değildir. Fakat İslam ekonomisi, İslam dışı faktörlerden bağımsızdır. İslâm ekonomisinin kendi özelliği var. O özelliği büyük ölçüde İslâmiyet’in bütünlüğünden, Kur'an­ı Kerim'in getirmiş olduğu temel ilkelerden kaynaklanıyor. Biliyorsunuz İslâm’ın esasları nelerdir? can emniyeti, akıl emniyeti, din emniyeti, nesil emniyeti, mal emniyeti. İslâm İktisadı’nın gâyesi de bu…

Hocam bir de bu mevzuunun asıl bize dokunan tarafları var, yani bazı müesseseler... Az önce siz de bahsettiniz. Şüpheli tarafları olanlar var. Kesinlikle caiz değil denilenler var. Biz de bir Müslüman olarak aslında nerede durmamız gerektiğini bilemiyoruz. Yani nereye kadar gidebiliriz, nereye kadar gidemeyiz? Burada bir ölçüyü tutturabilir miyiz? Bugünün dünyasında nasıl bir tavır sergilememiz lazım, bugünün Türkiye'sinde bizim nasıl bir duruş sergilememiz gerekiyor?

Bugünün Türkiye’sinde ululemre itaat edeceksiniz. Hareket noktası bu... Devlete itaat vardır. Fakat bu devletin eleştirilemeyeceği anlamına gelmez. Eleştiri başka itaat başka... Burada tek önemli olan şey hür düşüncedir. Yani kimseye bağlı olmayacaksınız. Allah'tan başka kimseden korkmayacaksınız. En önemli nokta odur. İnsanlardan çekinmeyeceksiniz. İnsanlardan korkmayacaksınız. Allah'tan korkacaksınız. Kur'an­ı Kerim’de "İnsanlardan değil, benden korkun" (Maide, 5/44) buyuruluyor, şimdi tam tersi insanlardan çekiniyoruz. İşte filanca ne der, nasıl olur, bilmem ne... Fakat unutmamak gerekir ki bu davranışlarınızda hesapsız davranın demek değildir. Davranışlarda hesaplı olmak lazım…

Hocam bu İslâmî Finans-İslam İktisadı ilişkisinden bahsederken aklıma bir hadise geldi. 2­3 yıl evveldi, bir İslam İktisadı sempozyumu yapılmıştı. Oturumun birinde katılım bankalarının hepsinin genel müdürü vardı. Hepsi faaliyetlerini falan anlattılar. Hangi bankanın genel müdürüydü hatırlamıyorum, itham etmek istemem ama 4'ünden birinin genel müdürüydü. "Biz İslami hassasiyetleri sebebiyle faizli bankalara tavır koyan kişilerin paralarını ekonomiye kazandırıyoruz ve böylece ekonomiye bir fayda sağlamış oluyoruz.” şeklinde bir cümle sarf etti. Dinleyicilerden biri de kalktı ve dedi ki “Peki sizin bu para kazandırdığınız ekonomi nasıl bir ekonomi? Nihayetinde faizli bir ekonomi, öyle değil mi?” Hiç biri bir şey söyleyemedi. Şimdi bu açıdan bakacak olursak meseleyi nasıl değerlendirmek lazım?

İnfak ediyorsun, paranı birisine veriyorsun. Sonra onunla içki alıyor. Sen sorumlu musun? İçki alındığını biliyorsan, evet. Bilmiyorsan sorumlu olmazsın. Şimdi bu dediğin doğru aslında faizli bir ekonomik sisteme parayı kazandırmak İslâmî bir şey midir? Yani o zaman ne yapacaksınız? Paranızı infak etsen bile o zaman adam gidip faizli ekonomik sistemden mal alacak. Şimdi zaten bu iş böyledir. Hz. Peygamber (SAV) boşuna mı söylüyor: “Öyle bir zaman gelecek ki, hiç kimse faizle uğraşmasa bile tozu isabet edecek” Tozu isabet etmiştir yani. Kredi kartı kullanımı!

Peki bunu yarıp çıkmak mümkün mü, mümkünse nasıl?

Bunu yapanlar var, onlara hürmet ediyorum. Meselâ Bazı arkadaşlar var hiç kredi kartı kullanmıyorlar. Sadece nakit kullanıyor adam... Tabii unutmayalım nakit kullanırken de paranın altın ve gümüş olduğunu düşünmek lazım. Yani ona bakarsan kâğıt para da problemli bir şey. Tabii burada sığınacağımız yegâne kapı; Allah hiç kimseye gücünün fazlasını yüklemez. Bunu dert etmek bile, problem edinmek bile önemli bir şeydir. Bir adım atmış oluyorsun yani. Kaçabildiğimiz kadar kaçacağız. Yapabildiğin kadar. Anlayacaksın meseleyi. Yani bunda bir problem var. Onun şuurunda olmak lazım. Fakat burada önemli olan bazı şeylerin farkına varmak. Gücümüzün yettiği kadar dönüştürmeye çalışmak. Ama ilk adım farkına varmak. Günümüzde Müslümanlar bunun farkında değil.  Şimdi şu var. Siz bina kuruyorsunuz, bina kurarken evvelden iskele kuruluyor. Ama iskele atılır bina kalır.

Hocam sohbetin başına dönmüş olacağız ama müsaade ederseniz benim aklıma takılan bir yer var. Hani İslâm İktisadı, İslâm kapitalizmine evrildi diyorsunuz ya bunu biraz açsak… Nasıl anlamamız lazım?

Kapitalist sistemin esası nedir? İki esası var. Birincisi sermaye birikimi, ikincisi de rekabet. Günümüzdeki Müslümanlar, Müslüman iktisatçılar temel varsayımlar olarak bunları kabul ediyorlar mı etmiyorlar mı oraya girmek lazım. Yani rekabeti mi kabul ediyorlar, dayanışmayı mı kabul ediyorlar? Sermaye birikimini mi, tasarrufu mu? Bir iç tasarruf var, bir dış tasarruf var. Dış tasarrufları gasp etme sorunları var. Şimdi bu aşama başka türlü yürüyor. Evvelden gidiyordun adamları öldürüyordun. Hayvan avlar gibi zencileri avlıyordun, şimdi başka türlü sömürü var. Ülkeler çapında ortaya çıkan kalkınma... Kalkınma büyük bir sömürü aslında. Biz kalkınmaya mecburuz. Batı’dan yatırım malları almaya mecburuz. Enerji almaya mecburuz. Eğer biz, kalkınmaktan vazgeçersek büyük bir ihtimalle savaş çıkar. Mutlaka bunları almak zorundasınız yani. Avrupa, varlığını o şekilde yürütüyor. Sermaye birikiminin yönü ve özellikleri değişmiştir. Yeni sömürü olayı, finans sistemi ile... Parayı ben kazanıyorum fakat ben kazandığım parayı kullanamıyorum, başkası kullanıyor. Ben kazanıyorum onlar kullanıyor. Ama İslamiyet infakı önemsiyor. Tasarrufu değil infakı önemsiyor. Şimdi Merkez Bankası geriliyor. Konvensiyonel iktisadın esası sermayedir, sermaye birikimidir ve tasarruftur. Ama İslâm ekonomisinin esası infaktır, harcamadır. Birikim değildir, sermaye birikimi değildir, tasarruf değildir. İnfak, harcamadır. İşte bunun ekonomik açıklamasını yapmanız gerek. Mevcut kapitalist düzen içerisinde bile bu açıklanabiliyor. Yani hızlandıran faktörü, çarpan faktörü falan… Çünkü harcamalar başkalarının gelirini oluşturuyor. İslamiyet bu yoldan giderek ekonomiyi geliştirmeyi amaçlamıştır. İslam ekonomisinin esası budur; harcayarak milli geliri arttırmak.

Hocam bir de israf meselesi var. Mesela çok zengin bir ülkeyiz. İki araba değil, on (10) araba bile çok değil ülkemiz için. Komşu ülkede ya da haberdar olduğumuz diğer ülkelerde Müslümanların açlıkla imtihan olduğunu biliyoruz. İsrafı biz sadece kendi ülkemizde mi kısıtlayacağız kendi topraklarımız da yoksa gidebildiğimiz ulaşabildiğimiz yerlerde de değerlendirmek gerekir mi?

Yaygınlaşmak gerekiyor da fakat ben henüz Türkiye’de bu işin kendi yakın çevremizde hatta mahallemizde halledildiği kanaatinde değilim. Kendi oturduğumuz evde bile halledildiği kanaatinde değilim. Modern sistemin esası uzak haberleşmedir. İslâm sisteminin esası ise tam tersine yakın haberleşmedir. Evvelâ akrabalar, komşular falan... Müslümanlar apartmanda oturuyorlar diyelim, komşunun halini biliyor mu? Komşuyu tanıyor musun?

Ne mümkün!...

Ama Müslümanlar çok büyük bir ihtimalle hele televizyon seyreden Müslümanlar kutuplardaki fokların durumunu iyi bilirler yani... Veya beyaz balinaların nüfusunun ne kadar olduğundan haberdardırlar. Ama komşusunun halini bilmezler!.. Burada yakın haberleşmeyi tam hallettikten sonra uzak haberleşmeyi yapmakta fayda var. Tamam, bizim mutlaka uzak Müslümanlarla ilişki kurmamız lazım, bu şart yani… Fakat birinci öncelik komşularımızdır, komşuluklarımızın durumu nedir. Komşulara ulaşmak o kadar kolay değil onu da söyleyeyim. Gidersin işte ben karşı komşuyum, sizinle tanışmaya geldim dersen adam tuhaf tuhaf yüzüne bakar ve küfür eder gibi bana ne der, kapıyı çeker gider. Bunu göze alacaksın, bu zordur. Uzaktan haberleşmek kolaydır. Açıkçası burada bana Müslümanlar sorumluluklarından kaçıyorlar gibi geliyor; yakın haberleşmeyi ihmal ederek… Bu yüzden bölge çapında meseleleri halletmek bence önceliklidir. Ondan sonra çevreye yayılabilirsiniz. Bu, Kur’an-ı Kerim’de de buyuruluyor. Bu işe en yakınından başlayacaksın. Velhâsıl sohbetin başına dönersek Müslümanların parayla imtihanlarını kaybetmemeleri için makam, mevki uğruna birbirlerinin kurdu olmaktan uzaklaşmaları gerekiyor! Yoksa bu durum sonun başlangıcı olacak!..

KAYNAK: Düşünce Dergisi