Erzurum, Ermeni meselesi konusunda önem arz eden şehirlerden birisidir. I. Dünya Savaşı’nın öncesinde, nüfusunun dörtte biri (toplam 47.831 nüfusun 11.789’u) Ermeni olan Erzurum, bu meselede birçok ilk yaşamıştır.

I. Dünya Savaşı’ndan çok önce, 1890’da Ermeni çetelerinin ilk siyasi isyanı Erzurum’da gerçekleşmiştir. Savaş başladığında çok sayıda Ermeni, Erzurum’dan Kafkasya’ya giderek Rus ordusuna katılmış durumdadır.

Erzurum’da kalanlar ise, bazı istisnalar dışında, 1915’te devlet eliyle göç ettirilmiştir. Bu anlamda Türkiye’de tehcirin başlatıldığı ilk yerlerden birisi Erzurum Vilayetidir. Çok geçmeden şehir Ruslar tarafından işgal edilmiştir ve bu işgal sırasında, Rus ordusunda çok sayıda Ermeni vardır ki, bunların bir kısmı savaş başlarken Erzurum’dan kaçıp Rus ordusuna katılmışlardı. I. Dünya Savaşı’ndaki bu işgal ve ardından, Ermenilerin yaptığı katliam, zaten Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında zor günler yaşamış olan Erzurum’a son ve kalıcı darbeyi vurmuştur.

Bu işgal ve katliam, şehrin tamamen tahrip olması- na, sosyal, ekonomik ve kültürel hayatın tamamen sönmesine neden olmuştur. Bütün bu olumsuzluklar, kurtuluştan sonraki on yıllar boyunca şehir hayatını derinden etkilemiştir.

Kurulduğu bölgeden dolayı, tarihi boyunca çok önemli askeri, siyasi ve iktisadi gelişmelere sahne olan ve çeşitli milletlere ev sahipliği yapan Erzurum; sosyal ve kültürel açıdan da hatırı sayılır bir birikimi günümü- ze taşımış bir şehirdir. Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu tarafından İran (Sasani) sı- nırına yakın bir yerde ve askeri gerekçelerle kurulan Erzurum (kale), bilhassa Selçuklular ve İlhanlılar döneminde topyekûn bir gelişim göstermiş; Osmanlı hakimiyetinin hemen öncesinde, bölgesel güç mücadelelerinin bir sonucu olarak ıssızlaşmış ve adeta “baykuş yuvası” halini almıştı. Erzurum, Osmanlılar eliyle yeniden şenlendirildi ve eski güzel günlerine geri dönmeye çalıştı.

Bununla birlikte Osmanlı hakimiyetinin ilk dönemlerinde Gürcüler ve İranlılarla, ardından Ruslarla yapılan mücadeleler, şehrin sosyal ve iktisadi önemini azalttı ve askeri yönünü ön plana çıkarttı. Erzurum XIX. yüzyılın başlarından I. Dünya Savaşı’na kadar iki kez Rus işgaline uğramış, birkaç büyük deprem atlatmış ve sık sık salgın hastalıklara maruz kalmıştı.

Üstelik önemli gelir kaynaklarından olan; ticaret mallarının yanı sıra kültürlerin de aktarıldı ğı Trabzon-İran transit yolu, I. Dünya Savaşı öncesine gelindiğinde eski önemini kaybetmiş ve İran-Avrupa ticareti başka yollara kaymıştı.

 Aynı dönemde kıtlık, pahalılık ve vergilerin ağırlığı nedeniyle meydana gelen halk hareketleri de dikkate alınırsa, şehrin sosyal ve ekonomik durumu kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Bütün olumsuzluklara rağmen Erzurum, 93 Harbi’ndeki Rus işgalinden I. Dünya Savaşı’na kadar geçen süreçte gelişmesini sürdürdü. Bu konuda küçük bir karşılaştırma yapmak gerekirse; XIX. Yüzyılın sonunda şehirde 40.000 civarında nüfus ve 8.000 civarında hane varken, 1913’te sivil nüfus 50.000’e, hane sayısı ise 10.000’e yaklaşmıştı.

 Şehirdeki okullaşma oranı arttığı gibi, gerek Müslümanlar gerekse gayrimüslimler tarafından yeni yeni gazeteler çıkarılmaya başlanmıştı.

 I. Dünya Savaşı öncesinde Erzurum, doğuda Ruslara karşı askeri mevki olabilecek ve çok sayıda asker barındırabilecek yegâne şehir idi. Çeşitli süvari ve piyade kışlalarına, müstahkem mevki binalarına, askeri ve sivil hastaneye, ambarlara, hükümet konağı, mektep binaları, konaklar ve hanlar gibi gerektiğinde askeri amaçlar için kullanılabilecek büyük binalara sahipti. Fakat gerek umumi gerekse hususi binalar, kullanım ve sağlık bakımından son derece kötü şartları haizdi.

Şehirde halk sağlığı bakımından ciddi sıkıntılar yaşanıyor ve bulaşıcı hastalıklar toplu ölümlere neden olabiliyordu. Bütün bunlar, asırların getirdiği ihmallerin bir sonucuydu ve bu sonucun en acı faturası I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla ortaya çıktı. III. Ordu’nun merkezi olan Erzurum, belediye ve sağlık hizmetleri açısından savaşa hazırlıksız yakalandı.

Savaşın başlamasıyla daha fazla askeri nüfusu barındırmak zorunda kalan Erzurum’da resmi binalar yetersiz kalınca birçok konak, cami, medrese, kilise vs. askeri kıtalar tarafından tıka basa dolduruldu. Daha da önemlisi, şehirdeki hastahane ve doktor sıkıntısı hat safhaya ulaştı. Savaşın başlarında Erzurum’daki yatak sayısı ancak 900’e çıkarılabilmişti. İlk saldırıların başladığı Kasım 1914’te Erzurum’daki yaklaşık 5.000 hasta için sadece 29 doktor mevcuttu. Fiiliyatta 250 hastaya sadece 1 doktor düşmekteydi.

Askerler ve siviller, bozuk mecralardan gelen içme sularını kullanıyorlar ve lağım tesisatının olmadığı bir şehirde yaşıyorlardı.

Normal zamanlarda az da olsa yerine getirilen rutin belediye ve sağlık hizmetleri de aksayınca, artık kitlesel ölümler kaçınılmaz hale geldi. Öyle ki, savaşın başladığı 1914 yılında şehirde şiddetli bir tifüs salgını başladı. Aynı tarihlerde kolera etkisini gösterdi. Aralık ayında ölenlerin sayısı günde 400 civarına çıktı. Alman Konsolosluk raporlarına göre 1915 yılında lekeli tifüs çok yaygın hale gelmişti ve her gün yaklaşık 200 kişi hayatını kaybetmekteydi.

Erzurum I. Dünya Savaşı’na bu şartlar altında girdi ve savaş, büyük kitlesel yıkımı beraberinde getirdi. Şubat 1916’da Rusların eline düşen Erzurum şehri, iki yıldan fazla Türk yönetiminden mahrum kaldı. Ekim 1917’de patlak veren Bolşevik Devrimi üzerine Ruslar Aralık 1917’de Osmanlı Devleti ile Brest-Litovsk Antlaşmasını imzalayarak, Doğu Anadolu’yu boşaltmaya başladı.6 Ruslar çekildikten sonra, şehirde kalan Ermenilerin Müslümanlara karşı yaptıkları katliamlar, imha derecesine ulaştı. Nihayet Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir Paşa kumandasındaki Türk askeri 12 Mart 1918’de Erzurum’a gelerek, şehri Ermenilerden kurtardı.

Kurtuluştan sonra belediyenin yaptığı belki de ilk iş, işgalin son günlerinde Ermeniler tarafından katledilmiş olan binlerce Türk’ün defnedilmesiydi. Ermeniler şehri terk etmeden önce çeşitli mahallelerden 3.845 kadın ve erkeği katlettikleri gibi, 14.767.344 kuruş miktarında eşya ve mücevheratı gasp etmişlerdi. Ayrıca çevre köylerden şehre hicret etmekte olan 4.644 kişi şehit edilmişti. Öldürülen Türkler, şehrin geri alınmasından iki gün sonra belediye başkanının nezaretinde ve sağ kalan kadın-erkek bütün Türklerin çalışmalarıyla, çeşitli mezarlıklara defnedildi. Katledilenlerin sayısı o kadar çoktu ki, defin işlemleri ancak 52 saate bitirilebilmişti.

Erzurum şehrinin I. Dünya Savaşı öncesindeki durumu ve savaş sonrasında gelinen nokta hakkında, Cumhuriyet dönemi Erzurum belediye meclisinin değerli üyelerinden Münir Alpagut’un verdiği bilgileri aktarmak yerinde olacaktır.

Alpagut’un verdiği bilgilere göre; I. Dünya Savaşı’ndan ve Rus işgalinden önce Erzurum’un 85.000 nüfusu vardı. Şehirde çoğu yontma taşlardan yapılmış büyük konaklar olmak üzere, 15.000 ev, 3.500 muntazam mağaza ve dükkân bulunuyordu.8 Ayrıca, 20’ye yakın han, ağzına kadar tüccar eşyasıyla doluydu. Şehrin o günkü genel serveti, 1940’ların sonuna nazaran 15 misli fazlaydı. Öyle ki, o günün Erzurum’unda, servetleri yarım milyon altınla ölçülen kişiler vardı. Şehirdeki 70’e yakın cami ve mescidin bahçeleri, şehrin en güzel yeşil sahalarını oluşturuyordu.

Bunların etrafındaki çeşme ve helâlar da şehrin temizliğine önemli bir katkı sağlamaktaydı. Şehirde 365 çeşme, 28 kütüphane olup, buralardaki eserler Türk’ün göğsünü kabartacak kadar çok ve değerliydi. Birinci Dünya Savaşı Erzurum’un üzerinden bir kâbus ve fırtına gibi geçti. Gençler sınır bölgelerine savaşmaya giderken, ihtiyarlar yurtlarını bırakarak göç etmek zorunda kaldı. Şehirde kalanlar ise, Ermeni satırından geçtiler. Şehrin üçte ikisi düşman tarafından yıkıldı. Öyle ki, savaş sonrası muhacirlikten dönüldüğünde, şehrin nüfusu 8.000’e kadar inmişti. Erzurum bir taş yığınından, harabeden ve yangın yerinden başka bir şey değildi.

Bütün bu bilgiler ışığında Erzurum’un, I. Dünya Savaşı öncesi ve sonrasında birbirinden tamamen farklı iki şehir görüntü- sü arz ettiğini belirtmek gerekir. Bu durum, her iki dönemde de Erzurum’u yaşamış olan kişilerin vurguladığı bir özelliktir. Nitekim “Beş Şehir” isimli eserin yazarı Ahmet Hamdi Tanpınar, çocukluğunda görmüş olduğu Erzurum ile 1923’de öğretmen olarak geldiği şehir arasında, keskin çizgilerle birbirinden ayrılan iki farklı şehir tasviri sergilemektedir:

“O zamanın Erzurum’u, on yıl sonra 1923’te gördüğüm Erzurum’dan çok başkaydı. Her türlü kıyafette bir kalabalığın çarşı pazarını doldurduğu, saraç, kuyumcu, bakırcı dükkanlarıyla senede o kadar malın girip çıktığı hanlarıyla, ambarlarıyla, eşraf ve ayanı, otuz sekiz medresesi, elli dört camisiyle, İran transitinin beslediği refahlı ve mamur Erzurum’la on yıl sonra gördüğüm harap şehir arasında kolay kolay münasebet tasavvur edilemezdi...

Bu sefer geldiğim Erzurum başka bir Erzurum’du. Ona Doğu Anadolu dağlarının eski bir şarap gibi zamanla takdis edilmiş, ruh besleyici uzletinden değil, dört Cihan Harbi yılının ve İstiklal Savaşı’nın üstünden aşarak gelmiştim... Hiçbir yerde memleketin Birinci Cihan Harbinde geçirdiği tecrübenin acılığı burada olduğu kadar vuzuhla görülmezdi. Bu, eski ressamların tasvir etmekten hoşlandıkları şekilde ölümün zaferi idi...”

Kaynak:Prof Dr Murat Küçükuğulrlu/Makale/Yeni Türkiye