peygamberimizin medineye hicretinden alınacak dersler ile ilgili görsel sonucu

Siyer-i Resûlûllah Sallâllahu Aleyhi ve Sellem’in çok önemli bir bölümü ve merhalesi olan “Hicret-i Seniyye”‘nin düşündürdükleri ve ondan alınacak dersler, öğütler ve ibretler:

Hicret, terk etmektir. Bu terk ediş dün “Rabbim Allah” demenin yasak olduğu bir ortamda Muhacirlerin “Rabbim Allahtır” deyip hükümlerini icra edebilecekleri bir ortama yani Medine'ye göçnünden veya intikalinden ibaretti. Daha öncesinde ashab-ı kehf de yaşamıştı bu hicreti. Rabliğini ilan eden Dekyanus’un huzurunda “Sen de bizim gibi bir beşersin. Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin rabbidir” diyerek yaşamışlardı bu hicreti. Bir mağaraya girmiş orada saklanmışlardı. Rableri onları yıllarca uyutmuş sonra uyanmışlardı. Hz. Peygamber (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’in ve Mekkeli müslümanların Medine’ye göçünü ifade eder. Medine’ye göç eden müslümanlara muhâcir, Resûl-i Ekrem (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’e ve muhâcirlere yardım eden Medineli müslümanlara da ensâr unvanı verilmiştir.

 peygamberimizin medineye hicretinden alınacak dersler ile ilgili görsel sonucupeygamberimizin medineye hicretinden alınacak dersler ile ilgili görsel sonucu

Peygamberimiz(sas) ve Ashabı'da Mekke'de yoğun şiddet, baskı ve yıldırma yaşarken Medine'den gelen bir grubun Akabe Biatları denilen görüşmeler sonucunda müslüman olması ile hicretin temelleri atılmıştır.

HİCRİ YIL, HİCRET VE HİCRİ AYLAR

Peygamberimizin (S.A.V) Mekke-i mükerremeden Medîne-i münevvereye hicretinin başlangıç kabûl edildiği târihe "Hicrî Yıl" deniyor. Burada, ayın hareketi esâs tutulduğu için buna, "Hicrî-Kamerî Sene" veya "Sene-i Kameriyye" diye de tanımlanıyor.

Hz. Ömer devrinden itibaren Müslümanlar Peygamberimizin Medine'ye hicretini takvim başı olarak kabul etti. Bu sebeple de Müslümanların kullandığı takvimin adı Hicrî takvim oldu. Hicrî senenin kabûlünden beri asırlardır İslâm âleminde 1 Muharrem sene başı olarak kabûl edilmiştir.

Hicrî sene de mîlâdî ve rûmî târihler gibi 12 ay esâsına dayanır ve Muharrem ayı ile başlar, Zilhicce ile sona erer. Ayların adları şunlardır: Muharrem, Safer, Rebîul-evvel, Rebîül-âhir, Cemâzil-evvel, Cemâzil-âhir, Receb, Şâbân, Ramazân, Şevvâl, Zil-kâde, Zil-hicce.

GÖREVLER EHLİNE VERİLMELİDİR

Pegamber Efendimizin(sas), hicrette Abdullah b. Uraykıt’(Erkat)ı kılavuz olarak istihdam etmesi ve ücretle kiralaması, gerektiğinde ‘sadık ve güveni­lir’ gayr-i müslimlerden de ‘zaruret halinde’ istifâde edilebileceğini gös­termektedir… Ve Ümm-ü Ma’bed ile çobandan süt istenmesi de; ihtiyaç duyul­duğunda henüz iman etmemiş kimselerden ‘gıda’ ve benzeri zaruri ihtiyaç mad­delerinin istenmesinin câiz olduğunu, bunun bir ‘Züll’ olmadığını isbât et­mektedir

Hicret edilirken ve sefere çıkılırken, bir davada çalışılırken,yola çıkılırken ‘tek başına’ gidilmemesi ve yanına bir ‘arkadaşın’ alınması, arkadaşın da ‘en sâdık’ olanlardan se­çilmesi gereklidir. Zirâ Efendimiz böyle yapmış, Hz. Ebubekir gibi sâdık bir yarânını yanına almış, Amr b. Füheyre gibi bir yardımcıyı da yol arkadaş­lığına katmıştır.

MÜSLÜMAN ŞİDDETİN TARAFTARI DEĞİL ŞEFKATİN VE MERHAMETİN SAVUNUCUSUDUR

Resûlûllah Sallâllahu Aleyhi ve Sellem Efendimizin, haddinden fazla zulüm, baskı, ezâ ve işkencelere ma’ruz kaldığı halde ‘tahammül’ et­meleri, ‘mukavemet göstermemeleri’ ve eshabını da ‘toplu şekilde’ bundan men etmeleri ile; “İslâm’ın büyük halk kitlelerine en kısa zamanda yayılmasını ve kamuoyunun kalblerinin feth edilişini istihdaf edinmiş” bulunmaktadır… Zirâ; insanoğlu fıtrâten zalimlerden ve zulümden şiddetle nefret eder, maz­luma, mağdura ve mustaz’âfa da kalben temâyül ederek şefkat-rikkat ve mer­hamet gösterir. İslâmî hareket, dâima ‘mazlum mağdur ve mustazaf’ olduğu­nu; muhâliflerinin de ‘zalim, cani, gaddar ve kan içiciliğini’ bil-fiil göste­rip isbatlamalıdır. Ki; kamuoyunun fiilî, hiç değilse kalbî desteğini al­sın ve kutsal da’vası halk yığınlarında kabul görsün, sempati uyandırsın.

İSLAMİ ÇALIŞMALAR FARKLI YÖNETEMLERLE YAPILABİLİR

İslâmî hareketin tebliğ usûlü; zeminine-zamanına ve muhataplarına göre ‘değişiklik’ arzeder. Bazen ‘gizli,’ bazen ‘aleni,’ bazen ‘ferdi ve hususi,’ bazen de ‘toplu ve umumi’ planda ‘tebliğat’ yapılır. Gizlilik fertlerle, fertlerin ‘kimliği, yeri ve tavrıyla’ alâkalıdır. Dar’ül-Erkam’daki durum, işte bununla ve ‘eğitimle’ ilgili “mahfî” bir harekettir. ‘Hicr: 94, Şuârâ: 214’ ayetleriyle birlikte âlenî ve umumi tebliğe başvuran Allah’ın Resûlü (asm) hiç bir zaman ‘hakkı gizleme’ yoluna başvurmamış “genel bir usül” diye asla ders vermemiş; Yüce İslâm dini, bu tür bir tavizi katiyen tecviz etmemiştir. Ancak, münferid plânda ‘ikrah-ı mülci’ durumlarda buna cevaz vermiştir.

HİCRET, CEMAATEN DEVLETE GEÇİŞTİR

Hicret aynı zaman da cemaatten devlete geçiştir. Müslümanlar Medine'ye göç ederek orada İslamın ilk devletini kurmuşlardır. Site İslam devleti adı verilen ilk islam devletinde İslamın kuralları uygulanmıştır. Çünkü İslam devletsiz yaşanamaz. İslam sadece ahlaki kurallardan ibaret olmayıp devletle ilgili,hukukla ilgili, muamelatla ilgili kurallar var olduğundan bunların uygulanması ancak İslamidevlet anlayışı ile mümkündür. Müslümanlar Medineye göç etmeyip Mekkede kalsalardı devlet kendilerinin olmadığı için islam gerçek manada yaşanamazdı. İslamın emdeniyeti Medine'de kurulmuş buradan dünyaya yayılmıştır.

iSLAMIN İLK ANYASASI İLAN EDİLMİŞTİR

İslamın ilk anayasası olan Medine Sözleşmesiveya Medine Mukavelenamesi Medide'de yayımlanmıştır. İslamın özgürlük anlayışı, devlet anlayışı ve anayasası burada kıyamete kadar tüm müslümanlara örnek teşkil edecektir.

TÖHMET ALTINDA KALMAYAN LİDER

Hz. Ebubekir gibi sâdık bir arkadaşın ve güçlü bir mü’minin de­vesini Efendimize takdim etmesi; Medine’de de Ensar’ın mescidin yerini hibe etmek istemeleri karşısında, red cevâbı veren ve ücretlerini vermeden onları ka­bul etmeyen Allah’ın yüce Resûlü (asm), İslâmî hareket öncülerine emsalsiz bir örnek olmuş; en yakınlardan da olsa hiç kimsenin minneti altına girilme­den ve İslâmî hareket üzerinde en küçük bir leke ve şâibe uyandırılmadan hareket edilmesini ders vermiştir. Bilhassa ‘çıkarcılığın’ ön plânda olduğu günümüz dünyasında bunun çok büyük önemi vardır. Günümüzde İslâmî hareketin içerisinde, hatta önünde imiş gibi görünen nice popüler(!) şahsiyetler, yüce Resûl’ün bu İlâhî ve nurânî prensibini ihmâl ettiklerinden dolayı, İslâmî hareketler büyük ölçüde darbe yemekte; geniş halk kitlelerinin bu hareketlere iltihak etmelerine büyük bir mâniâ teşkil etmektedir.

MÜSLÜMAN EMİN YERDE KALIR, KALDIĞI YERİ EMİN KILAR

Hicretin ‘gerekli’ olduğu durumlarda; Hicret öncesi, müslümanlar için ‘emin’ beldeler tesbit edilme­li; bu tesbitten sonra müslümanların oraya hicretleri te’min edilmelidir. Efendimiz (asm), yaptığı tahkikat sonucu Habeşistan’ın emin bir belde olduğu kanâatine varmış, ondan sonra oraya hicreti tavsiye etmiştir. Bilâhere Medineli önde gelen şahsiyetlerin müslüman olması, ard arda iki defa Akabe biatının yapılması üzerine de Medine daimî hicret yurdu olarak seçilmiş ve müslümanların oraya hicret etmeleri tavsiye ve teşvik edilmiştir. Böylece; müslümanların ‘dağınık, meçhul, şüpheli ve tehlikeli yerlere’ gitmeleri önlen­miş, birlikleri ve güvenlikleri sağlanmıştır.

peygamberimizin hicreti ile ilgili görsel sonucu

TEDBİRLER ALINMALI SONRA TEVEKKÜL

İslâmî harekette ve hicrette, Allah’a sonsuz tevekkül içerisin­de bulunmakla birlikte, azamî ölçüde ‘Tedbirler’ alma ve ihtiyatlı bulunma da ihmâl edilmemelidir. Resûlûllah (asm) Efendimiz, Dâr’ül-Erkamı gizli bırakmış, kâfirlerin toplu katliâmlarına karşı ihtiyâtlı bulunmuş; eshabın gelip-gitme durumlarında ‘tedbirli’ olmalarını sağlamıştır. Hicret gecesi de, Hazret-i Ali’yi kendi yatağında yatırmış, kendi örtüsünü örttürmüş, böyle­ce kâfirleri yanıltarak zaman kazanmayı sağlamış; Hazret-i Ebubekir’in evin­den çıkarken de, arka kapıdan çıkarak gizlice Sevr dağına doğru yürümüş ve bu hareketini en güvenilir bir iki yakınından başka kimseye söylememiştir… Bu da; İslâm’da ‘tedbirin’, ‘tevekkülün’ zıddı olmadığı, aksine mütemmimi ve muktezâsı olduğu vakıasını isbât etmektedir.

ÖNCÜLER CESARETLİ OLMALI, LİDER RİSK ALMAZSA EKİP YARI YOLDA KALIR

İslâmî hareketin öncüleri, en tehlikeli zamanlarda bile en mü­kemmel kahramanlık örneği sergilemeli, bununla kâfirlerin moralini bozmayı ve müslümanların da kuvve-i ma’neviyelerini takviye etmeyi sağlamalıdır. Hicret gecesi gibi, en önemli ve en tehlikeli bir zamanda, Resûlûllah (asm) Efendimizin, Hazret-i Ali’yi de yanına alarak Kâ’be’ye gidip oranın damının üzerindeki tunçtan veya bakırdan ma’mül putu kırıp atmaları, hiç bir pa­niğe kapılmadan gayet sâkin bir şekilde hânelerine dönmeleri, bu husuta tüm inkılabi müslümanlar için hârika bir ‘Nümune-i imtisâl’ teşkil etmektedir.

EMANETE SAHİP ÇIKAN LİDER

Resûlûllah (sas) Efendimizin, yanında bulunan emânetleri sahip­lerine iâde etmesi için Hazret-i Ali’yi bırakması ve onları yerli yerine da­ğıtmaları için Hz.Ali’yi sıkı sıkıya tenbih etmesi; İslâmî hareketin kadro elemanlarının savaş ve düşmanlık anlarında bile, emânete ihanet edemiyeceklerini, (o emanet sahipleri müşrik de olsa) haklarının gasb edilip onlara ğadr edilemeyeceğini, müslümanların dâima çevrelerinin en güvenilir şahsiyetleri olması lâzım geldiğini sarâhâten ders vermektedir. Zâten, yüce Resûl (asm) bütün hayatında ‘“güven ve emniyetin” sembolü hâline gelmiş, bundan dolayı da Muhammed’ül-Emin lâkabını almıştır. İşte, onun için; bir kısım müşrik­ler bile, kıymetli mallarını Efendimizin yanına emanet olarak bırakmış ve O’nu (asm) mallarının ‘garantisi’ saymıştır. İslâmî hareketin öncü kadroları, hatta tüm mensupları yüce Resûlü (asm) örnek ittihâz etmeli, çevrelerine; dostlarına ve düşmanlarına ‘güven ve itimad’ kaynağı olmalı, gadr ve ihanet içerisine girmesinin imkânsız olduğu kanaatini herkese vermelidir.

KARŞILARKEN ŞİİRLER,KASİDELER SÖYLENMİŞ

Efendimiz Medine’ye girerken, ayrı ayrı şekilde kaside, neşide, şiir ve nağmelerle ve küçük çocukların def çalışlarıyla, medhiyeleriyle karşılanmış, bu hususta adeta Medine halkı tarafından gönülden aşk-şevk ve büyük bir coşkuyla muhteşem bir me­rasim icra edilmiştir. Efendimiz (asm)de, bu durumu ‘men’ etmemiş, aksine gayet derecede memnun olarak, neşide-kaside okuyucularına iltifatlarda bulun­muştur. Böylece; yüce Resûlün (asm) vs. büyük şahsiyetlerin medhini ve senasını tazammun eden mevlid merasimlerinin ve bu vesile ile okunan naat, kaside, şiir, neşide ve müsbet teğânnilerın câiz olduğu, hatta def gibi aletlerle icra olunan marşların da bu cevaza dâhil bulunduğu anlaşılmış olmaktadır. Aynı tür nazm, recz ve neşidelerin; Mescid-i Nebevi’nin inşâsı esnasında da eshâb tarafından söylendi­ği ve Resûlûllah’ın da onların bir kısmını tekrar ettiği rivayet edilmiştir.

İLK İŞ CAMİ, MEDRESE VE PAZAR YERİ

Resûlûllah (sas) Efendimiz, Mekkeli müşriklerin tazyikâtından kurtulur kurtulmaz, gittiği yerde ilk önce mescid-câmi inşasına baş­lamış; böylece camilerin ve mescidlerin İslâm’ın külli ve umumi karargâh­ları ve hareket merkezleri olduklarını bil-fiil göstermiştir. Mekke’de bu­lundukları zamanlarda da, o kadar baskılara ve engellemelere rağmen ve içi putlarla dolu olduğu ve anahtarı Ebu Cehil’in ve avânelerinin elinde olup, yüz de yüz müşriklerin tahakkümü altında bulunduğu halde; en kutsal mescid ve en nurlu-mübarek cami durumunda olan Mescid-i Haram’ı merkez ve karargâh edinmeye çalışmış; bunca olumsuzluklara rağmen, o mukaddes mescidi, boykot etmemiştir. Günümüzde türeyen bir kısım sözde radikallerin, “Musa’ya ve kar­deşine: Mısır’da kavminiz için evler (ma’bedler-barınaklar) hazırlayın ve o evlerinizi kıble (ye yönelinen namazgâh) yapın…” (Yunus: 87) Ayetini, mevcut tüm camileri-mescidleri(Haşiye)* “boykot edilmesini iktiza ettirir?” şeklinde, anla­dıkları gibi anlamamış, fırsat bulduğu ve müşrikler bil-fiil engel olmadı­ğı ve suikâstte bulunmadıkları müddetçe, putlarla dolu ve müşriklerin tasâllutu altında bulunan Kâ’be’ye yönelmiş, tavaf etmeye gayret etmiş, Mesci­d-i Haram’da namaz kılmaya ve orayı üs hâline getirmeye çalışmış, eshâbına dahi aynı yolu göstermiştir. Hemen yanında suffe mektebini yaptırarak İslamın alimlerini yetiştirmiştir. Ve Medine pazarında Yahudiler hakimdi. Peygamberimiz(sas) ilk işlerin başında müslümanlara yeni bir pazaryeri kurdurmuştur.

CUMA NAMAZI HER HALÜKARDA KILINMIŞTIR

Resûlûllah Sallâllahu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem Efendimiz, Kuba ile Medi­ne arasında ilk cum’a namazını kılmış ve kıldırmıştır. Kuvvetli kavle gö­re; cum’a namazı o vakit farz olmuş, çok zayıf bir kavle göre de Mekke’de farz olduğu halde, orada kılma imkânı olmamış ve; Efendimizin Mekke’de bulun­duğu sıralarda, tebliğci ve muallim olarak Medine’de bulunan Hz. Musâb b. Ümeyr ve Ensar’dan Es’ad b. Zurare, hiçbir emir ve nâs vârid olmadığı halde kendîliklerinden ‘cuma gününü bayram olarak’ ilân etmiş ve bunu tesid için de namaz kılmış, kıldırmışlar; Efendimiz de bilahere gelen vahyle bunu ‘takrir’ ve ‘ibka’ buyurmuştur. Bunların hepsi de göz önüne alınırsa; günümüzde ‘cum’a ve cami-mescid boykotçuluğu’ çığırını açanların, yanlış adımlar atmış oldukları görülecektir. Zira Medine’de, Hz. Mus’ab’ın ve Hz. Es’ad’ın kıldırdıkları cum’a için, Resûlûllah’tan izin aldıklarına dair en küçük bir nakil ve haber vârid değildir. Zaten; cumhur-u ulema’ya göre, cum’a namazı o zaman henüz ‘farz’ kılınmış değildi… Ve yine; o vakit Medine’de İslâmî Hükümler de hâkim değildi ancak birkaç tane Müslüman vardı; diğerleri ise iman etmemiş kâfirlerdi ve güç de kâfir­lerin elindeydi Müslümanlar ancak ‘mülteci’ durumundaydı… Efendimizin ilk cum’ayı kıldırdığı zaman dahi, durum ondan farksızdı. On binlerce Yahudi’ye ve sair kâfirlere karşı, ancak bir kaç yüz müslüman bulunmakta iken, bu İlâhî emir (cum’â) ifâ olunmuş, İslâmîyetin mutlak hâkimiyet elde etmesine ka­dar te’hir ve te’cil edilmemiş ve kıyamete kadar bu İlâhî hüküm devam edip gidecektir.

peygamberimizin hicreti ile ilgili görsel sonucu

ÖRNEK GÖREV ADAMI HZ ALİ RA

Hazret-i Ali, yüce Resûl (asm)’ün verdiği tüm görevleri başarı ile ifâ ettikten sonra, yine yüce Resûlün (asm) emirlerine ittiba ederek, yüce Resûlün (asm) Sevr’den hareketinden üç gün son­ra Medine’ye müteveccihen gizlice hareket etmiş; gündüzleri kuytu yerler­de gizlenip, geceleri yaya ve yalın ayak olarak aç-susuz yürümüş, Resûlûllah Sallâllahu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem Efendimiz ‘Kuba’da iken gelip kavuşmuş­tur. Yüce Resûl (asm), Hazret-i Ali’ yi kucaklayarak bağrına basmış; hasret gidermiş, Hazret-i Ali’nin yaya yürümekten ayaklarının paramparça olduğunu görünce de kendisini tutamayarak ağlamıştır. Yüce Resûlün (asm) mübarek tükürüklerini o yarık ve parçalanmış yerlere sürmesiyle şifâya kavuşan Hazret-i Ali, hayatı boyunca artık, o ayaklarında hiç bir ağrı ve sızı duymamıştır. Ayrıca; Resûlûllah Sallâllahu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem Efendimiz, her zaman ol­duğu gibi; Küba’da da Hazret-i Ali’yi, kendi kaldığı Gülsüm b. Hidm’in ha­nesine almış ve ‘birlikte’ ikamet etmiştir. Ki, bu derece bir ‘yakınlığı’ yüce Efendimiz, başka hiç kimseye göstermemiştir.

peygamberimizin hicreti ile ilgili görsel sonucu

BİZİM HİCRETİMİZ NASIL OLACAK?

Öyleyse bizim hicretimiz nasıl olacak?

Hicret, Allah rızası için; anadan, babadan, evlattan, yardan, diyardan, maldan, mülkten hatta candan vazgeçmenin ibretli ve meşakkatli bir öyküsü; Yüce Dinimizin rahmet yüklü mesajlarını bütün insanlığa ulaştırmak için çıkılan kutlu yolculuğun adıdır.

Bizim hicretimiz hayatın hemen her boyutuna sıçramış fuhşiyat ve haram bataklığından hasbel kader sakınmakla olacak.Bir hadiste, “Muhacir Allah’ın yasakladığı kötülük ve günahları terkeden kimsedir” denilmekte, başka bir hadiste de hicretin “kötü şeyleri terketmek” anlamına geldiği belirtilmektedir. Hicretin ahlâk ve zühd ile ilgisine işaret eden âyet ve hadisleri dikkate alan mutasavvıflar bu kavramı hem “haramları terkedip kötülüklerden uzaklaşmak”, hem de “nefsi terbiye etmek maksadıyla yolculuğa çıkmak” veya “kalben ve zihnen halkı terketmek” anlamında kullanmıştır.Hz. İbrahim'in (as) dediği gibi, hepimiz Rabb'imize hicret etmekteyiz. Geçici olan bu dünyadan, ebedi olan gerçek âleme doğru göç etmekteyiz. Buradaki hicret, Sevgili Peygamberimizin bir hadislerinde buyurduğu gibi, Allah'ın yasaklarını terk etmektir. Ne mutlu hicret edenlere. Ne mutlu yüreklerinde hicret ruhunu taşıyanlara.. 

Bizim hicretimiz Allah’ın kanunlarını çiğnemeye memurmuş gibi sürekli haram yayın yapan televizyonun bulunduğu bir odadan “Rabbimin rızası burada değil” diyerek diğer odaya geçmekle olacak. En önemlisi evden atmakla olacak.

Bizim hicretimiz ucu gayet kârlı gözüken ancak üstünde faizin tozu bulunan bir işi “Rabbim bundan razı olmaz, varsın buradan kâr etmeyeyim” diyerek terk etmekle olacak.

Bizim hicretimiz dünya ile dinin çakıştığı her türlü işte bir an bile duraksamaksızın Dünya’ya tekmeyi vurmakla olacak.

Bizim hicretimiz hicri yılbaşına denk gelen sohbet ve futbol maçı ikileminde “Müslümanın lehivle işi olmaz, Müslüman davası için yaşar” diyerek tereddütsüz sohbeti, Kur’anı, Peygamberi tercih edip maçı terk etmekle olacak.

Kısacası bizim hicretimiz, Sosyalizm’in, Kapitalizm’in, Emperyalizm’in bilinç altımıza yerleştirdiği her ne varsa bunlardan temizlenmek, arınmakla olacak.

Devam eden tek şey mücadeledir. İslamın uygulanması ve yaşanamsı için çalışmak ve mücadele azmini bırakmamakla olacak. Dünyevileşme hasatlığına düşmeden Allah rızası için çalışmak ve gayret etmek. Değişen ise mücadele şekli ve mücadele edilen güçlerdir. Mevzunun ortak paydası ise her zaman bellidir: İtaat edilecek yegâne merci olarak sadece Allah ve Resulü’nü tanımak, bunun dışında ne varsa reddetmek.

peygamberimizin hicreti ile ilgili görsel sonucu

HİCRET'TE YAŞANAN MUCİZLER

Resûlûllah Sallâllahu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem Efendimiz, hicret esnasın­da birçok İlâhî ihsanlara ve mu’cizelere mazhar olmuştur:

a-) Kâfirlerin Darün Nedve’deki toplantılarını, Allah-u Teâlâ, kendisine Hz. Cebrâil vasıtasıyla haber vermiştir,

b-) Hazret-i Ali’yi kendi yerine yatıran Efendimiz, Haz­ret-i Ali’ye “Onlar sana bir zarar veremez!” diyerek, garanti vermiş ve aynen dediği şekilde çıkmıştır,

c-) Evi­nin etrafını abluka altına alan düşmanlara karşı, Allah-u Teâlâ’nın ta’limi üzerine, Kur’an’dan bazı ayetler (Yasin: 1-9) okuyarak ve bir avuç da toprak yüzlerine karşı atarak çıkmış, hiç bir kâfir kendisini görmeden aralarından çıkıp gitmiştir,

d-) Sevr mağarasın­da iken, mağaranın ağzı örümcek ağı ile kapanmış, hatta bir kısım rivayetlere göre aniden bir ağaç bitmiş ve iki güvercin üzerine yuva yapmış olarak karar kılmıştır.

e-) Gerek bu sâikler, gerekse kalbî ve ma’nevî tahavvülât yüzünden olsun, müşrikler mağaranın ağzına ve yanı başına geldikleri hal­de, başlarını kaldırıp mağaranın içerisine bakmamış-bakamamış, böylece Allahu Teâlâ, yüce Habibini ve arkadaşını hıfz-u siyanet altına almıştır,

f-) Resûlûllah Efendimiz, gerek mağarada ve gerekse Suraka’nın ta’kibatı esna­sında sürekli olarak endişelenen Hz. Ebubekir’i “Üzülme, Allah bizimle bera­berdir!” şeklindeki ikâzlarıyla teskin etmiş, sükûnete kavuşturmuş; böylece, Allah-u Teâlâ’nın bildirmiş olmasından dolayı, ‘‘Hiç bir zarara uğramadan mahall-i ikamete gideceklerini kesinkes imâen ve işâreten, hatta çoğu kez ‘sarahaten’ bildirmiştir.”

g-) Yolda Ümm-ü ma’bed ve çoban başta olarak, bir kaç kez sütsüz koyundan süt sağma ve sütü bollaştırma mu’cizeleri göstermiş, bu vesile ile birçok kim­senin İslâm’a girmesi gerçekleşmiştir,

h-) Suraka’nın ‘beddua’ sonucu atıy­la kumlara gömülmesi, ‘dua’ sonucu da kurtulması, yine mu’cizât-ı Nebevi’dendir.

ı-) Resûlûllah (asm) Efendimiz, henüz iman etmemiş olan Suraka’nın iman ederek, ileride gerçekleşecek cihanşûmul fetihlere iştirak edeceğini ve İran’ın feth olunup, kisrâsının bileziklerini Suraka’nın takınacağını haber vermiş; böylece ileride Suraka iman etmiş, İran feth edilmiş ve kisranın bilezikleri de Suraka’ya Hz.Ömer tarafından takılmıştır.

j-) Resulullâh aleyhissalâtü vesselam Efendimiz, Medine’ye girerken, “Devenin önünü serbest bırakın, o me’murdur, gideceği yeri bilir.”şekildeki ifâdeleriyle, hem devenin Allah tarafından ilhama mazhar kılınmış olduğunu, hem de kendisinin de bu durumu bildiğini beyan buyurmuştur. Üstelik devenin, kendisinin kalbi­nin mütemayil bulunduğu Ben-i Neccâr’ın mahallesine gitmesi ve onların top­rağında çökmesi ile, çöktüğü yerin mescid mahalli olarak sabit olması da ayrı ayrı birer mu’cize hüviyetindedir…

Böylece; Allah’ın yüce Resûlü (sas) ile gerçek Eshabının ve mübârek Nesl-i Pâkinin ve onların ger­çek vârislerinin ‘yâkinî iman’, ‘hicret’, ‘cihâd’ ve ‘şehadet’ten oluşan nurlu ‘hayat’larının ‘müşâhhâs-mücessem İslâm’ ve ‘canlı Kur’an’ olarak biz­lere ‘her cihetten’ ışık tuttukları, ‘nûmune-i imtisâl’ oldukları; ‘mutlak kurtuluş’un, ‘ebedî saadetin’, gerçek ‘salâh’ın ve ‘felah’ın da onlara iktidâ ile hâsıl olacağı, güneş gibi ve sarâhâten anlaşılmış olmaktadır.. Vesselâm…

 Abdullah İKİNCİ/Tarihçi