Osmanlının savaşlardaki simgesi ve ordunun heyecan kaynağıdır. Savaşa giderken mehteran çalınır ordu aşka ve heyecana gelirdi. Önemli tören,alaylarda da çalınırdı

Mehter büyük anlamına gelen meh kelimesi ile “tafdil=büyüklenme” edatı olan ter kelimesinden teşekkül etmiş Farsça bir kelimedir. En büyük, âzâm, ekber, ulu mânâsına gelmektedir.1 Mehter kelimesi kimi İslâm devletlerinde büyük rütbeli memurlar ve bazı müesseseler için isim olarak kullanılmışsa da şu an akla gelen ilk mânâsı Osmanlı İmparatorluğu’nda Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasına kadar askerî müzik icra eden ve millî havalar çalan askerî mızıka takımıdır. Mehter kelimesinin Osmanlılara ne zaman ve nasıl geçtiği ne yazık ki şu anda bilinmiyor. Yavuz Sultan Selim dönemindeki vesikalarda “mehter” kelimesinin çokça zikredilmesi bu kelimenin Memluk ülkesinin fethiyle dile kazandırıldığını düşündürtse de mehter kelimesinin Fatih dönemindeki vesikalarda da geçtiğinin tespiti bu düşüncenin inandırıcılığını kaybettirmiştir.

Osmanlı’da mehter kelimesi zaman içerisinde iki ayrı müessese için kullanılmıştır. İlki Mehterân-ı Tabl-ü Alem ismini alan ve konumuz olan çalgıcı mehterleri diğeri ise Mehterân-ı Hayme ismindeki çadır mehterleridir. Çadır mehterlerinin görevlerine kısaca değinmek gerekirse onların bir çeşit saray hizmetlileri olduğunu söyleyebiliriz. Her çeşit oba, otağ ve farklı şekillerde çadır yapmakla, saray için perde, şilte yastık gibi mefruşat malzemesini hazırlamakla ve bunların tamiriyle uğraşmakla yükümlüydüler.

 

Mehter denince akla ilk gelen, Osmanlı ordusu olsa da Türklerdeki askerî müzik geleneği çok daha eskidir. Davul, tuğ ve bayrak (Batıdaki egemenlik sembolü şama, arma- sembol, ve taca karşılık) Türklerin devlet kurma ve devlet yönetme sanatında önemli sembollerdi. Çin kaynaklarına göre bilinen ilk Türk devleti olan Hunların, yine aynı kaynaklardan savaşta davul çaldıklarını, askerî kimi taktikleri davul sesiyle verdiklerini öğreniyoruz. Orhun kitabelerinde de Türk hakanının kazandığı zaferlerini “Köbrüge” adı verilen davul ile kutladığı yazılıdır. Göktürklerde ve ondan sonraki Türk devletlerinde de hanların önünde davul çalındığı ve nevbet vurulduğu bilinmektedir. İbn Haldûn Türk devletlerinde ordunun önünde bir tuğ ve sancak taşındığını, tabl ve kûs’un Türkler tarafından kullanıldığını belirtir. Yine Selçuklu sultanlarıyla ilgili olarak Haldûn “Selçuklu sultanları seferlerinde daima çetr (çadır), sancak, bayrak ve nöbethane (nevbethane- mehteran) ile birlikte hareket ediyorlardı.” diye belirtir.

On birinci yüzyıldan itibaren kös (küvrüğ), boru (borguy), zil (çeng) isimleri altında sazların bulunduğunu harplerde ve merasimlerde ise “Nay-i Türkî, Bûk-i Türkî” adı verilen Türk
borusunun çalındığını ve Selçuklularla birlikte teşkilâtlı bir mehterhanenin (nevbethane) esas hüviyeti ile ortaya çıkmaya başladığını görüyoruz. Selçuklular devrinde Türk mûsikîsi
ordu ve saraylarda, tekke ve zaviyelerde gelişme imkânı bulmuş ve bir Türk askerî müessesi olarak sultanların kapılarında beş nöbet çalınması belli prensiplerle kanunlaştırılmıştır. Selçuklu sultanlarının nevbethanesi hakkında İbn-i Batuta şu bilgileri verir: “ ..Sultanların atlarına binmiş güzel elbiseli saz takımı yüz kişiden mürekkeptir. Saz takımının önünde boyunlarına davul asılı olan on süvari ile ellerinde gayta (surna- zurra) olan beş süvari bulunur. Süvariler bu davul ve gaytaları çalarak durunca, saz takımından on kişi şarkı söylemeye başlar. Bunlar nevbeti yaparken yine davul ve zurna çalınarak saz takımından on kişi teganniye başlar ve o an programlanan parçaları makam üzerine icra ederler. Bu surette on nöbet tamamlanıncaya kadar devam olunur ve kâfile konar. Seferde sultanın sağ ve solunda elli büyük emir ( komutan), arkalarında alemdarlar ( sancaktarlar ), davul ve boru çalanlar yer alır. Onları sultanın hizmetkârları derecelerine göre takip ederler. Her emirin (komutanın) sancağı, davulu, borusu bulunur.”2

Anadolu Selçuklularında da aynen Selçuklularda olduğu gibi hükümdarların nevbet denilen davul, zurna, nakkare ve nefirden ibâret mûsikî takımları vardı. Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılmasından sonra ortaya çıkan beyliklerde Selçuklu Devleti’nin sistemi esas alındığından onlarda da nevbet teşkilâtının olduğu düşünülmektedir. Aydınoğullarının, Karamanoğullarının ve Germiyanoğullarının Selçuklu tarzı mehter takımları olduğu ise vesikalarla sabittir. Akkoyunlu ve Karakoyunluların mehterlerinde ise İlhanlı teşkilâtı hâkimdir. O dönemde İlhanlılarda nevbet teşkilâtının icrasından Candar rütbeli kişi memurdu. Savaş zamanında nevbet takımından geri kalan kişiye cezâ verilirdi. Bu şahsın ayakkabılarının içi kumla doldurulur ve boynuna asılırdı. Bu hâlde kızgın kumlarda yalın ayak yürümekle cezalandırılan kişi konak yerinde emirin huzuruna geldiğinde üst ya da alt tabakadan olduğuna
bakılmaksızın yere yatırılarak kendisine yirmi beş kırbaç vurulurdu.

Memluklularda da kendilerine has bir mehter takımı vardı. Yine Endülüs’teki Beni Ahmer Devleti, Muvahhiddin Devleti, Harzemşahlar Devleti vs. gibi şark Müslüman devletlerinde de tabılhanelerin ve çalıcı âletlerin olduğu, bunların günde üç ila yedi defa nevbet vurdukları da bilinmektedir.

Osmanlı’daki mehter teşkilâtı ise Osman Bey’in bir uç beyi olarak kazandığı başarılar üzerine II. Gıyasettin Mesud’un kendine Karaca Balaban Çavuş vasıtasıyla 1289 yılında bir
fermanla birlikte tuğ, tabl ve nakkareden oluşan hâkimiyet âlâmetleriyle bazı eşyalar göndermesinin üzerine oluşmuştur. Feridun Bey’in Münşaat-ı Feridun adlı eserine göre bir ikindi
vakti sultanın elçisini, gönderdiği ferman ve hediyeleri ayakta karşılayan Osman Bey ilk mehter nevbetini de ayakta dinlemiştir. Fatih’e dek bu gelenek padişahlar arasında devam
etmiş ve bir yanda bağımsızlık veren Selçuklu sultanına diğer yanda gülbanka karşı saygı ifade eden ayakta dinleme geleneği sürdürülmüştür. Fatih tarafından o ana dek gösterilen saygının kifayet ettiği ileri sürülerek bu gelenek kaldırılmış, padişahlar nevbeti oturarak dinlemeye başlamışlardır.