Eğitim Öğretimin, bireysel ve toplumsal gelişmenin en temel dinamiği olduğunu tarihi tecrübe ortaya koymaktadır. İster seküler ister dine dayalı olsun, medeniyet kuracak seviyeye yükselebilen toplumlar, sahip oldukları değerler ve dünya görüşünden güç alıp özgün sistem üretebilenler olmuştur. Kurucu ve belirleyici olması hasebiyle genel sistemin içindeki en etkili ve önemli alan hiç kuşku yok ki, eğitim öğretimdir.


Eğitim-öğretimin içeriğini, özünü, ruhunu, amacını, hedefini, felsefesini, ideolojisini, insan tasavvurunu belirleyen ise, “müfredat”tır. Diğer tüm unsurlar, müfredat için başvurulan destek ve araçlardan ibarettir. Başta öğretmen istihdamı olmak üzere; devasa bütçelerle sağlanan kitap, bina, yönetim ve diğer araç gereçlerin varlık nedeni, en kolay şekilde müfredatla buluşmayı sağlamaktır.

 
Müfredat; gerektiği şekilde ele alınmadığı takdirde; en gelişmiş araç gereçlere, görkemli binalara, teknolojiyle donatılmış dersliklere, taşıma imkânlarına, beslenme desteklerine sahip olmanın bir kıymeti yoktur. Hatta en küçük öğrenci gurubuna öğretmen tahsis edecek ideal düzeye ulaşmak ile çok değerli bir ölçü kabul edilen ünlü ve dereceye girmiş üniversitelere sahip olmak bile anlamsız olur.


Uzak ve yakın geçmişteki sayısız örnekten anlaşılacağı üzere; genel sistemin özünü oluşturan sağlıklı eğitim öğretimin olmazsa olmaz temel şartları; özgünlük, taklitten kaçınmak ve toplumsal değerlere bağlılıktır. Bu şartlar gelişme için zorunlu ve vazgeçilmez olan özgür ve bağımsız ortamda oluşur. Bireysel yetenekler ve toplumsal irade, ancak böyle ortamlarda özgüven kazanarak harekete geçebilir ve üretkenlik kazanabilir. Aksi halde, ortaya; aklını ve iradesini kullanamayan, egemen ideoloji ve gücü aklayan, meşrulaştıran bağımlı ve kişiliksiz bir sistem ve toplum çıkar.


Dünya egemenliğini elinde tutan küresel güçler, sömürü düzenini devam ettirerek toplumlara yön verebilmek için, ötekileştirdikleri toplumların bu temel şartları yerine getirmelerini engellemek için her yola başvurmaktadırlar. Bu amaçla, tüm sömürgeler için hazır şablonlar içinde geliştirdikleri programları dayattıkları gibi bu toplumların ihtiyaçlarını karşılayabilecek özgün girişimlerde bulunmalarını da engellemektedirler.
Hal böyleyken; kitlesel katliamlar sonucu kaynaklarına el koyup temel ihtiyaçlarını karşılayamaz hale getirdikleri toplumlara eğitim yardımı yapmada cömert davranıyorlar. Neden? Az gelişmiş diye aşağıladıkları, kanını emdikleri, her türlü zulüm, baskı ve şiddetle sindirdikleri toplumlara neden yardım musluklarını açıyorlar? Başta Birleşmiş Milletler olmak üzere küresel hegemonyanın örtülü kuruluşlarını bu konuda çaba göstermeye niye yöneltiyorlar?  
Bu soruların tereddütsüz cevabı şudur:

Aslında yapılan, hiçbir şekilde yardım değil, işbirlikçi yetiştirme programının bütçesidir. Sömürü düzenini sürdürebilmek için özellikle stratejik konumlarda etkili olacak kadro yetiştirme çabasıdır. Böyle olduğu içindir ki, söz konusu ülkelerin tamamında küresel destekli aynı modern eğitim öğretim modeli uygulanmaktadır. Elbette bu tesadüfle açıklanacak bir sonuç değildir. Tersine, ince bir planlama ve bilinçli bir tercihin sonucudur. Dünyanın her yerindeki uygulamadaki sayısız örnek bu iddianın kanıtıdır.
Küresel hegemonya, ideolojik yaklaşıma dayalı bu eğitim öğretim sürecinden geçen herkesi, tam da istediği gibi aynı tornadan çıkmış tek tip ürünler olarak kullanıma hazır hale getiriyor. Bireyleri ve toplumları asimile edip kimliksizleştirdikten sonra taklitten başka becerisi olmayan mekanizmalara dönüştürüyor. Düşünme, eleştirme, fark etme, akletme; yanlışa, haksızlığa, zulme karşı durma iradelerini ellerinden alıyor. Onları; özgüvenini yitirmiş, kişiliksizleşmiş halde ve sadece tüketici olacakları bir hayat sürmeye zorluyor.
Aksi yönde herhangi bir yönelim içinde olanları önce kültürel kuşatmayla etkisizleştiriyor. Direnç gösterenleri ise; iç çatışma, katliam ve işgal gibi operasyonlarla terbiye ediyor. Gerek gördüğünde Guantanamo tipi küresel cezaevleri oluşturarak küresel sistemi tehdit edenleri derdest edip ve işkenceye tabi tutmakta tereddüt göstermiyor.
Bütün bunlar olurken sömürülenler, İstanbul kuşatması sırasında meleklerin erkek mi dişi mi olduğunu tartışan rahipler gibi hayattan kopuk yaşamayı sürdürüyorlar. Sonrasında, kurtuluş için çare arayışında “mağlupların galipleri taklit etme” kuralını işletiyorlar.  
İşte bütün sömürge toplumlarda uygulanan tek tip eğitim öğretim müfredatı böylelikle uygulama alanı bulmuştur. Bizde olan biten de bundan farklı değildir.
İslam Birliğinin çökertilerek yerine çok sayıda sömürge statüsündeki ulus devletlerden birinin hilafetin merkezinde kurulması aşamasında öncelikle müdahale edilenlerin başında müfredat konusu da yer almıştır. Lozan dayatması sonucu 29 Ekim 1923’te kurulan Cumhuriyet’in öncelikle ve aceleyle düzenlediği üç alan şöyle sıralanmıştır:
1. Halifelik Kaldırıldı.
2. Din İşleri ve Vakıflar Bakanlığı yerine Diyanet Başkanlığı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü kuruldu,
3. Tevhid-i Tedrisat (Öğretimin Birliği) Kanunu kabul edildi.
Ülkenin sömürgeleştirilmesi, büyük bir hızla ele alınan bu üç temele dayandırılarak sürdürülmüştür.
Müfredat konusunda yapılanların büyük bir değişimin gerçekleşmesini sağladığı geriye dönüp bakıldığında ortaya çıkmaktadır. Bin dört yüz yıl boyunca Müslümanların ana hatlarını koruyarak uyguladıkları çoğulcu eğitim öğretim modeline böylece son verilmiştir. Yerine; tekçi, merkeziyetçi, tepeden inmeci, farklılıkların yaşamasına izin vermeyen, dayatmacı, toplumun inanç ve değerlerini yok sayan, ırkçı ve seküler modern sistem geçirilmiştir. Özgür ortam tamamen kaybolduğu için zihinsel ve maddi her türlü özgün üretimin yerini taklitçilik almıştır.

Kaynak:İslami analiz