İngiliz Lord Gürzon’un Lozan Anlaşması’ndan sonra Avam Kamarası’nda “Türklerin istiklâlini niçin tanıdınız?” diye yükselen îtirazlara karşı verdiği cevap İngiliz Murahhas Heyeti Reisi Lord Gürzon’un Lozan Anlaşması’ndan sonra Avam Kamarası’nda “Türklerin istiklâlini niçin tanıdınız?” diye yükselen îtirazlara karşı verdiği cevap çok anlamlıdır. Gürzon şöyle diyor: “İşte asıl bundan sonradır ki, Türkler bir daha eski savlet ve şevketlerine kavuşamayacaklardır. Zirâ biz onları mânevîyat ve ruh cephelerinden öldürmüş bulunuyoruz.

Sevr, Lozan’ın mukaddimesi idi. Asıl hedef, Lozan’dı. Bunun için Sevr’de tarafı olmadığı bir harbe girerek milletlerarası düzeni tehdit eden Türkleri biraz hırpalamak; bir başka deyişle ‘Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek!’ hedeflenmişti. İkisi de ‘güçlünün sözü geçer’ şeklindeki üniversel prensibin birer tezahürü idi. Zamanın şartları çerçevesinde politik aktörler tarafından dikte ettirilmişti. Fazlasını yapmaya ne Lozan’a giden heyetin, ne de Ankara’daki hükümetin gücü vardı.

Lozan Konferansı
 

Klasik emperyalizmin çözülmeye başladığı bir devirde, muazzam bir petrol havzasına konmuş bulunan müttefikler için, Anadolu’da yaşayacak bir Osmanlı Devleti’nin zararı yoktu. Lozan da, Sevr gibi, yaklaşık yüz yıldır parçalanmakta olan Osmanlı Devleti’nin, Wilson Prensipleri çerçevesinde ulus-devletlere bölünmesi planıdır. Şu kadar ki Sevr Antlaşması ile 6 asırlık Osmanlı Devleti varlığını devam ettirecekken, Lozan Antlaşması ile Suriye, Irak gibi yeni bir Türkiye kurulmuştur. Yeni Türkiye, Osmanlı’nın hiçbir cihetten devamı değildir.

 

Palais de Rumine; Lozan antlaşmasının imzalandığı yer

Ne Getirdi? Ne Götürdü?
Avantajlardan başlayalım: Lozan Antlaşması ile Almanya’ya olan borçlar silindi. Diğer borçlar, eski Osmanlı topraklarında kurulan yeni devletlere paylaştırıldı. Hepsi münasip bir takvime bağlandı. Ahalisinin ekseriyeti Rum olduğu halde, Doğu Trakya ve İzmir Türklere bırakıldı. Türklerin çok dile getirdiği Wilson Prensipleri’ne rağmen, emperyalistler için artık ihtiyaç kalmadığı için Ermenistan ve Kürdistan meselesi kapatıldı. Hepsi, Ankara’ya yapılmış büyük birer lütuf sayılabilir. Lozan’ın gizli maddeleri veya 100 yıl geçerli olduğu hakkında söylenenler uydurmadır. Milletlerarası antlaşmaların gizli maddesi olmaz. Geçici antlaşma mümkün ise de Lozan böyle değildir.
Lozan’ın gözden kaçan en ağır hükmü, Türkiye’nin suni düşmanlıklara itilerek, kaldıramayacağı bir yükün altına sokulmasıdır. Dünyanın en güçlü ordularından birini beslemeye mahkûm edilmiş; bu da, Batı’nın ekonomik hâkimiyeti neticesini doğurmuştur. Ankara, askerini besleyebilmek uğruna Avro-Amerikan siyasetini takip etmek mecburiyetinde kalmıştır. Halbuki Sevr’de ordu, 50 bin kişiyle sınırlandırılmıştı. Bu, ekonomik cihetten büyük bir şanstı. Nitekim II. Cihan Harbi’nden sonra mahvolan Almanya ve Japonya’nın tekrar şahlanışının sebebi, ordudan arındırılmalarıydı.
 
Sevr ile Lozan, aslında birbirine benzer iki anlaşmadır. Sadece toprak kaybı ve bazı askerî sınırlamalar cihetiyle farklılık gösterir. Her ikisinde de Boğazlar, ecnebi kontrolündedir. Boğazların bu statüsü, 1936 tarihli Montrö Mukavelesi ile hafifletilmiştir. Bu, Misak-ı Millî’ye de aykırıdır.

Sömürgelerde Bile

Gayrı müslim azınlıklar, her iki antlaşmada da, hukukî imtiyazlara sahiptir, yani kendi dinî hukuklarına tâbidir. Lozan’da, buna dair hükümleri hükümet ve azınlıkların beraber tesbit etmesi; bun da Avrupa hukukşinasların nezaret etmesi ve mahkemelerde Avrupalı hukuk müşavirlerinin hazır bulunması hükmü getirilmiştir. Yeni devletin hukuk hayatı, bu ecnebi mütehassıslar tarafından dizayn edildi ki sömürgelerde bile böylesi görülmemişti. Böylece Türkiye, müttefiklerin emellerine uygun olarak, İslâmî hüviyetinden tamamen sıyrılmış oldu. Azınlıklar, Türk hükümeti Batı hukukunu kabul edince, Lozan’da tanınmış olan hukukî imtiyazlarından vazgeçtiler.
 
Azınlıklar, dinlerine aykırı bir muameleye zorlanamayacağı gibi, dini tatil günlerine de hürmet edilecektir. Üstelik bunlar, BM kefaleti altına sokularak milletlerarası mahiyet almıştır. Yeni devirde Müslümanların dinî hayatı yerle bir edilirken, azınlıklar milletlerarası koruma sayesinde bir nebze rahat edebilmiş; sonra 1940’ların şoven rejimi ile hepsinin icabına bakılmıştır.
Lozan Hatırasına Posta Pulu
 

Lozan’da, tüm Ortadoğu’dan, Mısır, Sudan, Libya, Kıbrıs ve Adalar’dan vazgeçildi. Sevr’de olduğu gibi, sadece Anadolu ve Trakya’da küçük bir mıntıka yeni devlete bırakıldı. Batı Trakya’da plebisit de yapılmadı. Batum gibi zaten eldeki vatan topraklarından vazgeçilmesi ile 1920 tarihinde son Meclis-i Meb’usanı’nın kabul ettiği ve sulh için kırmızı çizgileri ihtiva eden Misak-ı Millî de ihlal edilmiş oluyordu. Buna göre, eski Osmanlı topraklarının geleceği halka sorulacaktı. Zaten Misak-ı Millî, o devrin şartlarında amme efkârının gözünü boyamak için alınmış, reel-politikaya hiç münasip düşmeyen tek taraflı bir karardı.

Musul meselesi, bilahare Londra ve Ankara arasındaki müzakerelere havale edildi; bunlar da 1926’da Musul, Kerkük ve Süleymaniye’nin İngilizlere terki ile neticelendi. Yunanistan’ın mali vaziyeti nazara alınarak, Meriç’in batısında kalan Edirne’nin Karaağaç mahallesi karşılığında harb tazminatından vazgeçildi. 1914’ten beri kaldırılmış bulunan ecnebi imtiyazları (kapitülasyonlar) üzerinde müttefikler ısrar etmeid. Türkiye zaten Batı hukuk/ticaret sistemini kabul edeceği sözü verdiği için, bunun zaten bir ehemmiyeti bulunmuyordu.
 
Komşuya Kıyak
Yunanistan’daki müslümanlarla; Türkiye’deki Ortodokslar, Batı Trakya ve İstanbul müstesna olmak üzere mübâdele edilmesidir. Bu hüküm, bilhassa yetişmiş nüfusa ihtiyaç duyan Yunanistan’ın işine yaramış; Anadolu’nun iş bilir Ortodoksları, ‘komşu’nun iktisadî güçlenmesine katkıda bulunmuştur. 

Son 8 yılda işlenenlere dair umumi af çıkarılması benimsenerek maziye sünger çekildi. 150 kişi bundan istisna edildi. Sürgün Ermenilerin dönebilmesi ve 1 yıl içinde tazminat talebinde bulunabilmesi imkânı getirildi ise de tatbikatına yol verilmedi.

Lozan'daki Türk Delegasyonu 

Kudsî Metin

Lozan, Kemalistler için bir zafer, hiç değilse diplomatik bir muvaffakiyettir. Her ulus-devlet, kurucu antlaşmaya kudsiyet atfettiği gibi, Lozan da böyle lanse edilmiştir. Dipçik zoruyla imzalatılan Sevr paçavrasına nazaran, Lozan, ‘Osmanlı’nın küllerinden doğan yeni devletin kurucu vesikası’, adeta bir mukaddes metindir.

Lozan, Misak-ı Millî’nin gerisinde kalan hükümleri sebebiyle muhafazakârlar için bir hezimet olarak görülür. Kıbrıs, Musul, Batı Trakya ve Adalar’dan vazgeçilmesi bir infial meydana getirmiştir. Halbuki daha evvel Batum’u Bolşeviklere vererek Misak-ı Millî’yi ilk ihlal eden Ankara olmuştu. Halifeliğin kaldırılmasına mukabil, patrikliklerin muhafazası da Siyonist ve Masonlara verilen tavizler olarak görülür; halbuki bunlar, yeni devletin elinde birer koz olduğu halde, kullanılamamıştır. 

Hâsılı Lozan, ne muhafazakârların dediği gibi bir hezimet, ne Kemalistlerin iddia ettiği gibi zaferdir. Ancak bu sayede Ankara kahramanlarının sıfırdan bir devletin sahibi olduğu düşünülürse, bunlar için bir zafer; saltanatı, halifeliği, medresesi, tekkesi, şer’î hukuku, fesi ile koskoca mazisini kaybeden muhafazakârlar için de bir hezimet olduğu söylenebilir. 1914’de dünyanın 6 büyük impatorluğundan biri iken, 10 sene dolmadan ehemmiyetsiz bir Asya devletçiğine dönüşün vesikasıdır. 

Prof Dr Ekrem Buğra Ekinci