Öğretmen, öğrenci ve veli; eğitimin üç sacayağı. Bu ayaklara bir de ‘okul müdürü’nü ekleyebiliriz.  Eğitim ile ilgili sürüp giden tartışmalara baktığımızda bu dört unsura hak ettiği ölçüde dikkat çekilmediği görülüyor.  Müfredat, eğitim teknikleri ve okul türleri gibi ayrıntılar eğitimin aslı imiş gibi meselenin tam orta yerine yerleştiriliyor.

 Televizyon kanallarında eğitimin konu edildiği tartışma programlarına dikkat ediyorum, içlerinde bir tane öğretmen yok. Siz pancar üreticilerinin sorunlarının tartışıldığı bir televizyon programında hiç pancar üreticilerinin konuk yerine seyirci olduğunu gördünüz mü? Bana eğitim üzerine hariçten ahkâm kesen teoriden öteye geçmeyen akademisyenleri söylemeyin.

Eğitimin gerçek aktörlerinden bahsediyorum.  Eğitim işçisi olan öğretmenlerin kendi sıkıntılarını bizzat kendilerinin dile getireceği ekranlar ve platformlar neden onlardan esirgenir. Meseleyi açık konuşmadıkça bir arpa boyu mesafe alamayacağımız meydandadır. Öğretmenden başlayalım. Kabul edelim ki esaslı öğretmen yetiştirmede sorunlarımız var.  

Siz öğretmeni iyi yetiştiremeyince öğretmen de sizin çocuğunuzu iyi yetiştiremiyor. Bunu da anladık.  Diyelim ki bütün öğretmenleri mükemmele yakın yetiştirdik, problem çözülecek midir? Her öğretmenden öğrenci üzerinde mucize gerçekleştirmesi beklenebilir mi? Bu eğitimin doğasına aykırıdır. Farklı aile ortamlarından gelmiş, farklı zihinsel işleyişlere sahip çocukların öğrenmede ve de kalıcı olumlu davranışlar edinmede her zaman aynı performansı göstermeleri mümkün değildir. Vasıflı ve nitelikli öğretmen sorununu çokça dile getirmek öğrenci ve de veli nezdinde öğretmenlere karşı güven ve itimadı zedeleyecektir. Öğretmen Süpermen değildir.  Ailenin (velinin) çocuğunu okula, dolayısıyla öğretmene hazırlaması gerekir.  

Bu hem bilişsel hem de duyuşsal hazırlıktır. Öğretmenlerin her fırsatta karikatürize dildiği bir ortamda öğrenci nazarında öğretmen imajını bir düşünün.   O heybesinde hiç de cazip şeyler taşımayan bir insandır. Dijital ortamlar ve de sosyal medyanın bahşettiği kısır malumat ve orantısız özgüven öğrencilerin okulda öğretilen bilgiyle arasını açmıştır.  

Bu sahte doygunluk gençleri bambaşka mecralara savurmaktadır. Öğrenciyi okula ve öğretmene hazırlamak kimin görevidir? Siz bunu düşünedurun, buradan veli sacayağına geçiş yapalım.  Velilerin belli bir kısmı okulları bir eğitim yeri olmaktan ziyade bir süpermarket gibi görmektedirler. Sepete bütçelerini de aşan oranda doldurdukları öteberiyi çocuklarının geleceklerine yığınak yapmaktadırlar. En çok da marka değeri olan şeylere yönelmektedirler veliler bu markette.

Zira eğitimin de artık bir piyasası ve de endüstrisi var.  Değerler eğitimi dediğimiz şeyler örümcekli kuytu köşede ucuzluk reyonuna sunulmuş. Çocuğu hangi üniversiteyi kazanırsa daha çok para kazanacaktır ve hangi fakülte kariyer ve itibar bahşedecektir aileye? ‘İyi insan olmak’ iyi insan olduktan sonra düşünülecek bir şeydir artık.

Veli okula gönderdiği çocuğundan öğretmenlerine karşı hürmet ve muhabbetten ziyade kazasız belasız not ve köprüyü geçirecek kanaat beklemektedir. Öğretmen hâlâ dışarıdan biridir. Ne hasta olması ne ailevi sorunları ne de günlük sıkıntıları hiç hesaba katılmaz. Tabiri caizse mutluluğu da kederi de öğretmenin kendi şahsi sorunudur. Okul müdürü öğrenci, öğretmen ve veli adına müşterek motivasyon kaynağıdır. Bir kere müdür olmaktan önce öğretmen olduğunu unutmamalıdır.

Öğretmenler kurulunu, istişare heyeti gibi kullanmalıdır. Bu şuraya öğrencileri de dâhil etmeyi unutmamalıdır. Orkestrayı yönetecek olan odur. Bu dört sacayaktan bir tanesi arızalı olduğunda sistem sallanmaya başlar.

Bunun suçu ne öğretmendir ne öğrenci ne de veli veya okul müdürü, bunların hepsi birden mesuldür. İlla da bir şamar oğlanı bulup rahatlanmak isteniyorsa, haydi ‘öğretmen’ deyin kurtulun. Tabi ki vicdanınız, gönlünüz ve de aklınız kabul ederse. 

Hüseyin Akın

Milli Gazete