1. Kader konusunda aklınıza takılan her şeyi sorabilirsiniz. Bu durum inkar ettiğiniz anlamına gelmez. Nitekim Kur'an'dan öğrendiğimize göre Hz. İbrahim aleyhisselam ölülerin nasıl diriltileceğini sormuş, sonra da "Allah'ım inanmadığımdan değil, kalbim tatmin olsun diye soruyorum." demiştir. Bu nedenle bizler de aklımıza takılan sorularımızı sorabiliriz. Biz de elimizden geldiği kadar cevap vermeye çalışırız.

2. Kaderin esas anlamı "Allah’ın, olmuş olacak her şeyi bilmesi" demektir. Dikkat edersek insan iradesini yok saymıyor. Bilmek ayrı yapmak ayrıdır. Bilen Allah’tır, yapan kuldur. Bu konuya bir misal verelim:

Peygamberimiz İstanbul'un fethini ve komutanını yüz yıllar önce müjdelemiş ve haber vermiştir. Zamanı gelince de dediği gibi çıkmış. Şimdi, İstanbul Peygamberimiz (asm) dediği için mi fethedildi, yoksa fethedileceğini bildiği için mi söyledi. O zaman Fatih Sultan yatsaydı, çalışmasaydı, ordular hazırlatıp savaşmasaydı, yine olacak mıydı? Demek ki Allah Fatih'in çalışıp İstanbul’u fethedeceğini biliyordu ve bunu elçisi Hz. Peygambere (asm) bildirdi.

Buradaki ince nokta: Allah bildiği için yapmıyoruz, biz yapacağımız için Allah biliyor. Zaten Allah’ın geleceği bilmemesi düşünülemez. Bilmese veya bilemese yaratıcı olamaz.

Buna bir örnek verelim; Allah dostu evliyadan bir öğretmen düşünelim. Öğrencilerinden birisine “Yarın seni şu kitaptan imtihan edeceğim.” diyor. Fakat öğretmen Allah’ın izniyle onun filim, maç, oyun, eğlence, derken sabah okula çalışmadan geleceğini bilerek, akşamdan karnesine “0” yazıyor. Ertesi sabah öğrenci sorulan sorulara cevap veremiyor ve sıfırı hak ettiğini bildiği anda, öğretmen cebinden not defterini çıkarıp “Senin çalışmayıp sıfır alacağını bildiğim için, önceden deftere sıfır yazmıştım.” diyor. Buna karşı öğrenci “Hocam sen sıfır yazdığın için ben sıfır aldım. Yoksa geçer puan yazsaydın geçerdim.” diyebilir mi?

Demek ki Allah yazdığı için biz yapmıyoruz, bizim yapacağımız şeyleri bilerek Allah yazıyor. İşte buna "kader" diyoruz.

3. Kaderi ikiye ayırabiliriz: Izdırari kader, ihtiyari kader.

"Izdırari kader"de bizim hiçbir tesirimiz yok. O, tamamen irademiz dışında yazılmış. Dünyaya geleceğimiz yer, annemiz, babamız, şeklimiz, kabiliyetlerimiz ızdırari kaderimizin konusu. Bunlara kendimiz karar veremeyiz. Bu nevi kaderimizden dolayı mesuliyetimiz de yok.

İkinci kısım kader ise, irademize bağlıdır. Biz neye karar vereceksek ve ne yapacaksak, Allah ezeli ilmiyle bilmiş, öyle takdir etmiştir.

Kalbimiz çarpıyor, kanımız temizleniyor, hücrelerimiz büyüyor, çoğalıyor, ölüyor. Vücudumuzda, bizim bilmediğimiz birçok işler yapılıyor. Bunların hiçbirini yapan biz değiliz. Uyuduğumuz zaman bile bu tür faaliyetler devam ediyor.

Ama şunu da çok iyi biliyoruz ki, kendi isteğimizle yaptığımız işler de var. Yemek, içmek, konuşmak, yürümek gibi fiillerde karar veren biziz. Zayıf da olsa bir irademiz, az da olsa bir ilmimiz, cılız da olsa bir gücümüz var.

Yol kavşağında hangi yoldan gideceğimize kendimiz karar veriyoruz. Hayat ise, yol kavşaklarıyla dolu.

Şu hâlde, bilerek tercih ettiğimiz, hiçbir zorlamaya maruz kalmaksızın karar verip işlediğimiz bir suçu, kendimizden başka kime yükleyebiliriz?

İnsanın "cüz-i ihtiyari" adı verilen iradesi, önemsiz gibi görülmekle beraber, kâinatta geçerli olan kanunlardan istifade ederek, büyük işlerin meydana gelmesine sebep olmaktadır.

Bir apartmanın üst katının lütuflarla, bodrum katının ise işkence aletleriyle dolu olduğunu ve bir şahsın bu apartmanın asansörü içerisinde bulunduğunu farz ediniz. Kendisine, apartmanın bu keyfiyeti daha önce anlatılmış bulunan bu zat, üst katın düğmesine bastığında lütfa mazhar olacak, alt katın düğmesine bastığında ise azaba duçar olacaktır.

Burada iradenin yaptığı tek şey, sadece hangi düğmeye basılacağına karar vermesi ve teşebbüse geçmesidir. Asansör ise, o zatın kudret ve iradesiyle değil, belirli fizik ve mekanik kanunlarla hareket etmektedir. Yani, insan üst kata kendi iktidarıyla çıkmadığı gibi, alt kata da kendi iktidarıyla inmemektedir. Bununla beraber asansörün nereye gideceğinin tayini, içindeki şahsın iradesine bırakılmıştır.

İnsanın kendi iradesiyle yaptığı bütün işler, bu ölçüyle değerlendirilebilir. Mesela; Cenab-ı Hak, meyhaneye gitmenin haram, camiye gitmenin ise faziletli olduğunu insanlara bildirmiş bulunmaktadır. İnsan bedeni ise kendi iradesiyle, misaldeki asansör gibi her iki yere de gitmeye müsait bir yapıdadır.

Kâinattaki faaliyetlerde olduğu gibi, beden içindeki faaliyetlerde de insanın iradesi söz konusu olmamakta ve insan bedeni, kanun-u külli adı verilen ilahi kanunlarla hareket etmektedir. Fakat onun nereye gideceğinin tayini, insanın irade ve ihtiyarına bırakılmıştır. O hangi düğmeye basarsa, yani nereye gitmek isterse, beden oraya doğru hareket etmekte, dolayısıyla da gideceği yerin mükafatı veya cezası o insana ait olmaktadır.

Dikkat edilirse, kaderi bahane ederek, “benim ne suçum var” diyen kişinin, iradeyi yok saydığı görülür.

Eğer insan, “rüzgarın önünde sürüklenen bir yaprak” ise, seçme kabiliyeti yoksa, yaptığından mesul değilse, o zaman suçun ne manası kalır? Böyle diyen kişi, bir haksızlığa uğradığı zaman mahkemeye müracaat etmiyor mu?

Halbuki, anlayışına göre şöyle düşünmesi gerekirdi:

“Bu adam benim evimi yaktı, namusuma dil uzattı, çocuğumu öldürdü, ama mazurdur. Kaderinde bu fiilleri işlemek varmış, ne yapsın, başka türlü davranmak elinden gelmezdi ki.”

Hakkı çiğnenenler gerçekten böyle mi düşünüyorlar?

İnsan yaptığından sorumlu olmasaydı, “iyi” ve “kötü” kelimeleri manasız olurdu. Kahramanları takdire, hainleri aşağılamaya gerek kalmazdı. Çünkü, her ikisi de yaptığını isteyerek yapmamış olurlardı. Halbuki hiç kimse böyle iddialarda bulunmaz. Vicdanen her insan, yaptıklarından sorumlu olduğunu ve rüzgârın önünde bir yaprak gibi olmadığını kabul eder.

 

"ALLAH, SONUCUNU BİLDİĞİ BİR İMTİHANI NİÇİN YAPIYOR?"

Açık olmak gerekirse -ki gerekir- dün yazdığım facebook tarihimin en uzun yazısına gösterdiğiniz ilgi beni hem şaşırttı, hem sevindirdi hem de ümit vaad etti. Çünkü sosyal medya ortamı tıpkı fastfood gibi hemen tüketilen görsel malzeme ve sloganvari yazılar alanına dönüşmüş durumda. Hiç kimsenin bu koşuşturmacada birkaç satır bile okuma sabrı yok. Ama belli ki konunun önemli olması, yazıda varoluşsal bir soruya cevap vermeye çalışılması ilgileri çekti. Bu kadar uzun bir yazıyı okuyan takipçi kitlem olduğu için Rabbime bir kere daha hamd ettim. Yorum bölümlerindeki dualar, güzel ifadeler ve temenniler için ayrıca teşekkür ederim. Yine gerek bu yorumlarda gerekse özelden gelen mesajlarda bu yöndeki yazıları sürdürmem yönündeki taleplerin olması, inanç alanı ile ilgili sorular konusunda aklım erdiğince, dilim döndüğünce bir şeyler yazmaya devam etmenin uygun olacağı kanaatine ulaştırdı. Bu sebeple bugün de oturup yine affınıza sığınarak uzunca bir yazı kaleme aldım. Bu yazı da yine insanların sıklıkla sorduğu bir konuyu ele alıyor.

Din kültürü öğretmeni olarak görev yaptığım yıllarda en sık karşılaştığım sorulardan birisi belki de birincisi şu soruydu:

"ALLAH, SONUCUNU BİLDİĞİ BİR İMTİHANI NİÇİN YAPIYOR?"

Sorunun cevabına ilişkin sözlere başlamadan önce sorunun kendisiyle ilgili bir durum tespitiyle başlayayım. Bu soruya cevap vermek iki açıdan büyük bir zorluğa sahiptir:

a) Sorunun kendisi İslam tarihi boyunca en çok konuşulan tartışılan “kader” meselesi, Allah’ın ilmi, yaratma vb. konularla alakalı bir mesele. Bu konular kelam ilminin en çetrefil meselelerinden. Yani bu soruya açık, net, anlaşılır ve ikna edici bir cevabı geçmiş dönemdeki kelam-akaid literatüründe bulmak bile zor.

b) İkinci zorluk ise bu soruyu, lise veya ortaokul seviyesindeki bir çocuğun zihninin kavrayabileceği basitlikle anlatmak. Zira kelam-akaid kitaplarında bir meseleye ilişkin cevap bulunsa bile son derece felsefî izahlarla konu ele alınıyor. Meseleyi onların anlayış seviyesine uygun anlatmadığınızda soru havada kalıyor, cevaplanmamış gibi oluyor.

Önce şu imtihan meselesinden başlayalım. Kur’an’da Rabbimiz pek çok âyette insanları imtihan ettiğini / edeceğini açık olarak ifade etmiştir. Bunların bir kısmı şöyledir:

“O ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak galiptir, çok bağışlayıcıdır.” (Mülk, 2)

“Andolsun ki içinizden cihad edenlerle sabredenleri bilinceye ve haberlerinizi açıklayıncaya kadar sizi imtihan edeceğiz.” (Muhammed, 31)

“İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece "İman ettik" demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar? Andolsun ki, biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları bilecek, yalancıları da mutlaka bilecektir.” (Ankebut, 2-3)

“Senin daha önce üzerinde bulunduğun [yöneldiğin] kıbleyi biz ancak Peygamber'e uyanı, ökçeleri üzerinde geri dönenden ayırdedip bilmek için yaptık.” (Bakara, 143)

“Ey iman edenler! Allah sizi ellerinizin ve mızraklarınızın erişeceği bir avlanma ile (onu yasak ederek) dener ki gizlide (kimsenin görmediği yerde, gerçekten) kendisinden kimin korktuğunu bilsin. Kim bundan sonra sınırı aşarsa onun için acı bir azap vardır.” (Mâide, 94)

“Yoksa Allah içinizden cihad edenleri bilmeden ve sabredenleri bilmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?” (Âl-i İmran, 142)

“Yoksa, Allah, sizden, cihad edip Allah, peygamber ve müminlerden başkasını kendilerine sırdaş edinmeyenleri bilmeden bırakılacağınızı mı sandınız? Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Tevbe, 16)

Bu âyetleri okuduğunuzda ilk olarak aklınıza gelen şey nedir? Ben söyleyeyim: Aklınıza gelen ilk şey –hâşâ- Allah’ın imtihanın sonucunu bilmediği ve durumu öğrenmek için imtihan yaptığı.

Acaba gerçekten de yukarıdaki âyetlerde bu mu söyleniyor? Kesinlikle hayır! Yukarıdaki âyetler, farklı yorumlanmaya müsait, öyle de böyle de anlaşılabilecek “müteşâbih” âyetlerdendir. Şu halde bu âyetleri, “kitabın anası” olarak nitelendirilen muhkem âyetler doğrultusunda anlamak şarttır. Kur’an’daki muhkem âyetlere baktığımızda ne görüyoruz? Kur’an onlarca âyetinde Allah’ın “her şeyi” bildiğini, gaybı bildiğini, insanların önlerindeki ve arkalarındakini (geleceklerini ve geçmişlerini) bildiğini üzerine basa basa vurgular. İşte bunlardan bir kaçı:

“Gaybın anahtarları Allah'ın yanındadır; onları O'ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde ne varsa bilir; O'nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez. O yerin karanlıkları içindeki tek bir taneyi dahi bilir. Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.” (En’am, 59)

“De ki: Göklerde ve yerde, Allah'tan başka kimse gaybı bilmez. Ve onlar ne zaman diriltileceklerini de bilmezler.” (Neml, 65)

“Göklerde ve yerde zerre miktarı bir şey bile O'ndan gizli kalmaz. Bundan daha küçük ve daha büyüğü de şüphesiz, apaçık kitaptadır (yazılıdır).” (Sebe, 3)

“Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre kolaydır.” (Hadid, 22)

“Allah, yedi kat göğü ve yerden bir o kadarını yaratandır. Ferman bunlar arasından inip durmaktadır ki, böylece Allah'ın her şeye kadir olduğunu ve her şeyi ilmiyle kuşattığını bilesiniz.” (Talak, 12)

“O, [kullarının] önlerindekini ve arkalarındakini bilir.” (Bakara, 256)

Kur’an’da daha buna benzer onlarca âyet vardır. O halde şu soruyu soralım: Bir tarafta Allah’ın kullarının durumunu öğrenmek için imtihan yaptığını belirten âyetler, diğer yanda da O’nun her şeyi zaten bildiğini gösteren âyetler var. Bu bir çelişki değil midir?

Yukarıda da belirttiğimiz gibi Kur’an’ın farklı yorumlanmaya müsait âyetlerini doğru anlamak için onları muhkem âyetler doğrultusunda değerlendirmek gerekir. Kur’an’ın, hiçbir yoruma mahal vermeyen apaçık âyetleri Allah’ın gaybı, kulların geleceğini bildiğini belirtmektedir. Öyleyse imtihana ilişkin âyetleri nasıl anlamak gerekir?

Tefsir âlimlerimiz buradaki müteşabihleri muhkemlerle birlikte değerlendirdiğinde şu iki yorumu yapmışlardır:

a. Allah, sonsuz bilgisiyle her şeyi bildiği halde kullarına sanki onları imtihan ediyormuş gibi imtihan eden kimsenin muamelede bulunması gibi muamelede bulunur. Burada bir tarafta ilmi sonsuz olan, her şeyi bilen bir Allah diğer tarafta geleceği ve gaybı bilmeyen kul bulunmaktadır. Meseleye kul cephesinden bakıldığında gelecek zaman tamamen meçhuldür, o halde onun açısından bakıldığında sonucu bilinmeyen bir imtihan söz konusudur. İşte Allah kulları, onların kendi bulunduğu ilmî ve psikolojik hal açısından değerlendirerek kendilerine yaptığı muameleye “imtihan” adını vermiştir. Nitekim Kur’an’da Allah başka bazı konularda da kullara onların yapıp etmeleri cinsinden fiillerle mukabelede bulunmuştur. Buna dair şu örnekleri zikredebiliriz:

“(Bu münafıklar) müminlerle karşılaştıkları vakit "(Biz de) iman ettik" derler. (Kendilerini saptıran) şeytanları ile başbaşa kaldıklarında ise: Biz sizinle beraberiz, biz onlarla (müminlerle) sadece alay ediyoruz, derler. Gerçekte, Allah onlarla istihza (alay) eder de azgınlıklarında onlara fırsat verir, bu yüzden onlar bir müddet başıboş dolaşırlar.” (Bakara, 14-15)

Aslında Allah CC alay etmez, ama münafıklar güya müminleri alaya aldıklarını zannedince Allah da münafıklara kendi zanları üzerinden “madem ki siz bana inananları alaya alıyorsunuz, ben de size sizin bildiğiniz dille konuşuyorum, sizinle alay ediyorum” diyor.

“Gerçekten de münafıklar Allah’ı CC aldatmaya çalışıyorlar. Oysa Allah onları aldatmaktadır.” (Âl-i İmran, 142)

Gerçekte Allah kimseyi aldatmaz. Ama münafıklar kendi iç dünyalarında Allah’ı atlatabildiklerini, O’nu alaya alabildiklerini düşününce Allah onlara kendi kavramları üzerinden mukabelede bulunarak “asıl ben sizi aldatıyorum da haberiniz yok” buyuruyor.

“Onlar (münafıklar) Allah’ı unuttular, Allah da onları unuttu” (Tevbe, 67)

Aslında Allah hiçbir şeyi unutmaz. Buna rağmen münafıklar Allah’ı göz ardı edip umursamayınca Allah da onlara “asıl ben sizi umursamıyorum, yok sayıyorum” diye mukabelede bulunmuştur.

Bu anlattıklarımızdan şu sonuç ortaya çıktı: “Allah kullarını imtihan ediyor” ifadesini dünyada bir öğretmenin öğrencisini imtihan etmesine kıyaslamak kesinlikle yanlıştır. Çünkü bir öğretmen öğrencisinin imtihandan ne not alacağını bilemez, sadece tahmin eder. Tahmininde haklı da çıkabilir, yanılabilir de. Oysa Allah tahmin etmez, yanılmaz. Peki niçin "imtihan" söz konusu edilmiştir? Burada “müşâkele sanatı” uygulanmıştır. Yani tıpkı aslında "unutmayan", "alay etmeyen", "aldatmayan" Rabbimizin kulların zannına binaen bu fiilleri kendi hakkında kullanması gibi aslında bilgisi sonsuz olan Rabbimiz de kullara onların anlayacağı dille meseleyi anlatmıştır. Aslında Rabbimiz olmuş olacak, geçmiş gelecek her şeyi zaten bilmektedir.

b. Âlimlerimizin bu meselede belirttiği ikinci görüş şudur:

Yukarıdaki ilk grup âyetlerde “Allah bilsin diye”, “bilelim diye imtihan ediyoruz” gibi ifadeler ile kastedilen şudur:

Allah ezelî ilmiyle her şeyi daha olmadan önce bilir. Mesela siz doğmadan önce Rabbimiz ezelde sizi yaratacağını ve sizin o gün doğacağınızı bilir. Bu, bir şeyin var olmasından önceki ön bilgidir.

Allah’ın bilgisinin ikinci türü ise ezelî bilgisinde mevcut olan şeyin pratiğe dökülmesi, realiteye dönüşmesi anında söz konusu olan pratik bilgidir. Sizin günü ve vakti gelince doğmanız durumunda Allah’ın bunu bilmesi bir şeyi olduktan sonraki haliyle bilmesidir. Şu halde aslında varlık, Allah’ın ezelî ilminde bir bilgi halinde mevcutken zaman gelip yaratılıyor, pratiğe dökülüyor ve Allah, o varlığı ezelde bilgi halinde bildiği gibi, sonradan yaratıp pratiğe dökünce de gerçek-realite haliyle bilmiş oluyor. İşte Allah’ın “bilelim diye imtihan ediyoruz” ifadesi şu anlama gelir: “Ezelde zaten ön bilgi halinde bildiğimiz şeyin, bilfiil realiteye döküldükten sonra gerçeğe dönüşmüş haliyle de bilelim diye sizi imtihandan geçiriyoruz.”

İster ilk yorumu isterse ikinci yorumu kabul edelim, netice itibarıyla Allah açısından “sonradan öğrenme”, “bilgisiz iken bilgili hale gelme” diye bir durum söz konusu değil.

Şimdi ana sorumuzdaki yanlışı düzeltelim:

Allah, bilmediği bir şeyi öğrenmek için kullarını imtihan etmiyor. Ezeli bilgisinde bildiği şeyleri realiteye döküyor, pratiğe geçiriyor. Klasik tabiriyle “kader, kazaya dönüşüyor.”

Peki bizim imtihandan geçtiğimiz doğru değil mi?

Bizim açımızdan yüzde yüz doğru. Biz, sonucunu bilmediğimiz bir imtihandan geçiyoruz, dünya da bir imtihan alanı. Ama Allah açısından bakıldığında bilinmeyen bir şeyin öğrenilmesi için kulların imtihan edilmesi söz konusu değil. Bilinen bir şeyin pratiğe dökülmesi söz konusu.

Şimdi sorumuzu revize ederek tekrar soralım:

Allah, ezeli ilminde mevcut olan şeyleri niçin realiteye döküp dış dünyada var ediyor?

Bu soruya önce Allah’ın ilim sıfatı yönünden cevap verelim:

Allah’ın olacağını bildiği bir şeyin dış dünyaya yansımaması Allah’ın bilgisinde tutarsızlık anlamına gelir. Allah’ın ezelî bilgisinde sizin ve benim yaratılmam mevcut ise İblis’in isyan etmesi, Firavun’un zulmetmesi mevcut ise ezelde bilgi olarak bilinen bu hususların pratiğe de aynen yansıması gerekir. Aksi takdirde Allah’ın olacağını bildiği şey olmamış ve hâşâ Allah yanlış bilmiş olurdu.

Şimdi de Allah’ın “yaratma” ve “dileme (irade)” sıfatları yönünden cevap verelim: Rabbimiz Kur’an’da şöyle buyurur:

“Senin Rabbin dilediğini yaratır ve seçer. Onların (insanların) ise seçim hakkı yoktur.” (Kasas, 68)

Bu âyetten Rabbimizin kendi güç ve kudretini varlıkları yaratma yönünde kullanmayı tercih ettiğini, ayrıca da yarattıklarına ilişkin tercihlerde bulunduğunu görüyoruz. Sizin bu tarihte, bu coğrafyada, bu anne-babadan yaratılmış olmanızı, yaratılıştaki cinsiyetinizi siz tercih etmediniz, Rabbiniz tercih etti.

Sonuç yine kadere çıkIyor:

Rabbimiz ezeli ilmiyle bildiği, ezeli iradesiyle dileyip tercih ettiği şeyleri yaratma sıfatıyla yaratıp varlık âlemine çıkardı. Bizim açımızdan bakıldığında ortada tam bir imtihan var. Hiçbir şey belli değil. Bize seçme hakkı verilmiş, irade verilmiş. Hiçbir şey zorla yaptırılmıyor, her şeyi biz yapıyoruz. Ama meseleye Allah açısından bakıldığında o her şeyi biliyor, bildiklerini yaratarak pratiğe döküyor. Varlıklar onun ezelî ilminden varlık âlemine çıkarken O’nun irade, kudret, tekvin gibi bütün sıfatları da tecelli ediyor.

Bütün bu tecelliler ve –kullar açısından bakıldığında- imtihanlar sonucunda Rabbimiz başta Hz. Muhammed (s.a.v.) ve diğer peygamberler, Allah dostları, şehitler ve sâlih müminler olmak üzere kendine ebedî dostlar ediniyor. Onları ebedî nimetlerine gark ederek kendi güzelliğini ve cemalini gösteriyor. Bunu onlara doğrudan ve hazır bir şekilde vermiyor da onlar açısından bir imtihan sonucu veriyor. İşte kullar açısından imtihanın en büyük kazanımı bu! Bu imtihan sonucunda kaybeden, cehennemlik olan, ebedî azaba dûçar olanlar ise bunu tamamen kendi tercih ve seçimleri ile hak ediyorlar. Allah onları tercihlerini bu şekilde kullanmaya kesinlikle zorlamıyor. Dolayısıyla hiçbir haksızlık ve adaletsizlik söz konusu değil.

Bu açıklamalarda doğru bir husus varsa Rabbimizin lütfundandır. Yanlış bir şey varsa o da bizim nefsimiz ve şeytandandır, Rabbimiz bundan münezzehtir. Her şeyin en doğrusunu Rabbimiz bilir.

“Rabbimiz, Senin bize öğrettiğinden başka bizim bir ilmimiz yoktur. Şüphesiz ki her şeyi bilen ve her şeyi hikmetli bir şekilde yapan ancak Sensin.” (Bakara, 32)

(Soner Duman/22.Muharrem.1440/02.Ekim.2018/Salı)

Not: Bu konuda daha önce yazdığım şu yazı da okunursa faydalı olur:

 

KÂİNATIN EN BABA SORUSU: "ALLAH CC KÂİNATI NİYE YARATTI?"

(Merak eden ve sabrı olan okusun...)

Bu soru niye kâinatın en baba sorusu önce ona bir bakalım...

Bu soru Allah’ın varlığını ve birliğini kabul edenlerin zihinlerini en çok meşgul eden soruların başında gelir.

Bu soru, tüm zamanlarda inançsız kimselerin, “kâinatın yaratılışının bir takım hikmetleri bulunduğu” fikrini savunan müminleri köşeye sıkıştırmak üzere yönelttiği sorular listesinin en başında yer alan sorudur.

Bu soru, ortaokul ve lise çağındaki çocukların din kültürü öğretmenlerine en çok sorduğu sorudur.

Bu soru insan fıtratının sorusudur. Çocukların metafizik konulara aklı ermeye başladığı andan itibaren ana-babalarına en sık sorduğu, cevabını en çok merak ettiği soru da “Allah kâinatı neden yarattı?” sorusudur.

Bu soru insanın dünyaya adım attığı andan günümüze kadar bütün düşünürlerin, filozofların cevabını aradığı en temel sorudur.

Bu soruya verilecek cevap o kadar önemlidir ki eğer bu konuda doğru, tatmin edici bir cevap verilemezse insanın iç dünyasının en temel sorusu daima cevapsız kalacak ve insan için dünyada bulunmak anlamsızlaşacaktır. Nitekim bugün kitleler tam da bu durumla karşı karşıyadır.

CEVABA GEÇMEDEN ALTI ÇİZİLMESİ GEREKEN HUSUSLAR

Bu soruya cevap aramadan önce mutlaka altını çizmemiz gereken noktalar bulunmaktadır:

a) Bu sorunun doğru ve tatminkâr cevabını sadece Allah verebilir:

Allah’ın kâinatı niçin yarattığı sorusu, Allah’ın fiili ile ilgili olduğuna göre bu soruya verilecek doğru ve tatminkâr cevap ancak fiilin sahibi olan Allah tarafından verilebilir. İnsanların salt kendi akıllarına dayalı olarak yapacakları her açıklama zan, spekülasyon ve tahminin ötesine geçmeyecektir. Allah'ın ve Allah'ın elçisinin yaptığı açıklamalardan yararlanmak sûretiyle vahiyle aydınlanan akıl, bunları anlamaya çalışabilir, sonuçlar çıkarabilir.

b) Bu soruya verilecek cevap başka soruları da beraberinde getirecektir:

Bu soruya verilecek bir cevap, peşinde ister istemez başka soruları da beraberinde getirecektir. Söz gelimi bir kimse bu soruya kalkıp “Allah, kâinatı insanları imtihan etmek için yarattı” diye cevap verirse bu defa “imtihana ne gerek var?”, “Allah insanın ne yapacağını bilmiyor mu?” gibi başka sorular yöneltilecektir. Bu soruların her birine verilecek cevaplar da yine başka soruları beraberinde getirecektir.

c) Metafizik / gaybî sorulara matematik formüller gibi meseleyi kestirip atan, tartışmayı bitiren cevaplar verilemez:

İnanç konusu olan şeyler, salt aklın ve bilginin konusu değildir. Bu sebeple dine ilişkin hususlar deney ve gözlemle, laboratuvar ortamında ispatı yapılabilecek hususlar değildir.

d) Bu ve benzeri metafizik sorulara Kur’an genellikle dolaylı cevap verir:

Bir soruya cevap vermek her zaman doğrudan olmaz. Bazen bir şeyi, onun ne olmadığını söyleyerek de tarif edebiliriz. Mesela “sıvı nedir?” diye bir soruyu “sert ve uçucu olmayan şeydir” diyerek ne olmadığıyla tanımlayabiliriz. Bu hususu bilmemiz, cevabını aradığımız soruda Kur’an’ın uyguladığı bir yöntemi anlamamız için son derece önemlidir. Kur’an metafizik / gaybî başka konuların anlaşılması hususunda da aynı yöntemi izler. Mesela “Allah’ın zâtı” insanın zihinsel kapasitesi bakımından doğrudan kavrayamayacağı bir konu olduğundan Rabbimiz kendisini “ne olmadığı” üzerinden anlatır. Bu kapsamda söylenenler arasında “çoluk-çocuğu, ana-babası yoktur, eş edinmemiştir, ölümlü değildir, yorulmaz, yanılmaz, unutmaz, zulmetmez, yemez-içmez” gibi özellikler zikredilir. Bu, Kur’anî ifadeyle söyleyecek olursak tenzihçi bir yaklaşımdır.

Şimdi bu hususları dikkate alarak; sorunun cevabını bizzat Rabbimizin açıklamalarından ele almaya çalışalım. Bunu yaparken önce Rabbimizin kâinatı yaratış sebebinin ne olmadığı ile başlayıp sonra ne olduğuna geçelim.

KÂİNATIN YARATILIŞ SEBEBİ NE DEĞİLDİR?

Kur’an’ı incelediğimizde Rabbimiz kâinatı yaratma sebebinin ne olmadığı ile ilgili bazı açıklamalar yapmaktadır. Önce bunları ele almak gerekir:

1. Allah kâinatı, ihtiyacı bulunduğu için yaratmamıştır.

Biz insanlar, ihtiyaç duyduğumuz şeyleri yapar ve üretiriz. Mesela ekmeği yemek için, elbiseyi giymek için üretiriz. Evleri içinde yaşamak için yaparız. Oysa Allah hiçbir şeye muhtaç olmayan, her şeyin kendisine muhtaç olduğu varlıktır. (es-Samed).

Rabbimiz, Kur’an’da kâinata ve içindeki hiçbir varlığa ihtiyacı bulunmadığını defaatle belirtmiştir. (Âl-i İmran, 97; Hicr, 70; Ankebut, 6)

2. Allah kâinatı “oyun ve eğlence olsun” diye yaratmamıştır.

Biz insanlar, bazı şeyleri ihtiyacımız olduğundan değil sırf hoşça vakit geçirmek, can sıkıntısından kurtulmak için yaparız. Mesela müzik dinler, resim yapar, gezintiye çıkarız. Buna ihtiyacımız olduğu için değil iyi vakit geçirmek için bunu yaparız. Oysa oyun ve eğlence edinmek Rabbimizin münezzeh olduğu bir durumdur. Bu, canı sıkılan ve can sıkıntısını geçirmek için bir şeylerle oyalanmaya ihtiyaç duyan insanların özelliğidir.

Rabbimiz kâinatı fantastik bir sebeple, hoşça vakit geçirmek için yaratmadığını, bu kâinatı yaratmasının haklı bir sebebinin bulunduğu şu şekilde belirtmektedir:

“Biz gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları, oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık. Onları sadece gerçek bir sebeple yarattık. Fakat onların çoğu bilmiyorlar.” (Duhân, 38-39)

3. Allah kâinatı amaçsız ve sebepsiz yere [abes olarak] yaratmamıştır.

Biz insanlar bazen amaçsız ve sebepsiz işler yaparız. Bu yaptıklarımız bir ihtiyaçtan kaynaklanmadığı gibi bize hoşça vakit geçirme fırsatı da sunmaz. Şuursuz ve bilinçsizce, sırf iş olsun diye işler yaparız. Allah, yaptığı her şeyi yerli yerince yapan, yaptığı şeylerde nice hikmetler bulunan el-Hakîm’dir. O’nun hiçbir fiili hikmetsiz değildir.

Rabbimiz, kâinatın boşu boşuna yaratıldığı fikrinin kâfirler tarafından sahip olunan bir fikir olduğunu belirterek şöyle buyurmuştur:

“Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri biz boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Vay o inkâr edenlerin ateşteki haline!” (Sad, 27)

Rabbimiz, bir başka âyetinde insanlara hitap ederek onların yaratılışının amaçsız, sebepsiz [abes] olmadığını şu şekilde belirtmektedir:

“Yoksa sizi boşu boşuna [amaçsız ve sebepsiz olarak abes yere] yarattığımızı mı sandınız?” (Müminûn, 115)

KÂİNATIN YARATILIŞ SEBEBİ NEDİR?

1. Kâinatın yaratılmasının haklı bir gerekçesi vardır.

Rabbimiz Kur’an’ın pek çok âyetinde kâinatı yaratmasının hak ile olduğunu belirtir. Bu, kâinatın boş yere ve sebepsiz olmadığının olumlu ifade ile pekiştirilmesidir. Bu konu ile ilgili âyetlerin bir kısmı şu şekildedir:

“Allah, gökleri ve yeri hak olarak (yerli yerince) yarattı. Şüphesiz bunda, iman edenler için (Allah'ın varlık ve kudretine) bir nişâne bulunmaktadır.” (Ankebut, 44)

“Allah'ın gökleri ve yeri hak ile yarattığını görmedin mi? O dilerse sizi ortadan kaldırıp yepyeni bir halk getirir.” (İbrahim, 19)

“Allah, gökleri ve yeri yerli yerince yaratmıştır. Böylece herkes kazancına göre karşılık görür. Onlara haksızlık edilmez.” (Câsiye, 22)

2. Kâinatın yaratılışının temel sebebi yaratılan varlıkların Allah’ı yüceltmeleri, kulluklarını göstermeleri, Rabbimizin de onlara karşı ilahlığını ve rabliğini göstermesidir:

Kur’an, insan dışında yaratılmış olan yerdeki ve gökteki bütün varlıkların Allah’a boyun eğdiğini, secde ettiğini, onu tenzih ettiğini belirtir. Bu âyetlerin bir kısmı şöyledir:

“Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O'nu tesbih eder. O'nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların tesbihini anlamazsınız. O, halîmdir, bağışlayıcıdır.” (İsra, 44)

“Göklerde bulunanlar, yerdeki canlılar ve bütün melekler, büyüklük taslamadan Allah'a secde ederler.” (Nahl, 49)

“Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah'ı tesbih etmektedir. O, azîzdir, hakîmdir.” (Hadid, 1; Haşr, 1; Saf, 1)

Kur'an, akıl, irade ve nefis sahibi varlıklar olan cinler ve insanların da kulluk sebebiyle yaratıldığını şu şekilde belirtir:

“Ben, cinleri ve insanları bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyat, 56)

Burada akla şu soru takılabilir: Allah’ın tesbih ve tenzih edilmeye, ibadet edilmeye, secde edilmeye ihtiyacı mı var? Bunları yaratmasaydı Allah’ın şanında, üstünlüğünde bir eksiklik mi olurdu?

Buna şu cevabı verebiliriz: Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Hiçbir varlık Allah’ı zikretmese, tesbih ve tenzih etmese de Allah zâtı itibarıyla övgüye layıktır. O’nun övgüye layık olması, kendisini öven birilerinin bulunmasına bağlı değildir.

Bu soru başka bir soruyu gündeme getirir: O halde madem ki ibadet edilmeye, yüceltilmeye ihtiyacı yok öyleyse hiçbir varlığı yaratmasaydı!

Burada hemen şu âyetler gündeme gelir: “O, dilediğini yapar.” (Hûd, 107; Burûc, 16). “O’na yaptığı bir şeyden dolayı [“niçin böyle yaptı?”] diye soru sorulamaz. Ancak [O’nun tarafından insanlara, “niçin böyle yaptınız?” diye] sorulacaktır.” (Enbiyâ, 23)

Şu halde Rabbimiz, kendi iradesini ve tercihini bu yönde kullanmış, ihtiyacı olduğundan veya canı sıkıldığından değil tercihi bu yönde olduğundan dolayı kendisine kulluk etsinler diye şuursuz ve şuurlu varlıkları yaratmıştır.

3. Allah, kudret ve ilminin her şeyi kuşattığını göstermek için kâinatı yaratmıştır:

“Allah, yedi kat göğü ve yerden bir o kadarını yaratandır. Ferman bunlar arasından inip durmaktadır ki, böylece Allah'ın her şeye kadir olduğunu ve her şeyi ilmiyle kuşattığını bilesiniz.” (Talak, 12)

Sadece kudret ve ilim değil, Rabbimizin bütün üstün vasıf ve güzel isimlerinin tecellilerinin yaratılan varlıklarda görünmesi, akıl sahibi varlıkların bütün bunları görerek Allah'a kulluklarını sunmaları kâinatın yaratılış sebebidir. Rabbimiz "Hâlık / yaratıcı", "Şâfî / Şifa veren", "Tevvâb / Tevbeleri kabul eden", "Muizz / Yücelten", "Müzill / Alçaltan" gibi sıfatlarının tecelli etmesini istemiş ve bunların tecelli edeceği varlıkları yaratmıştır.

Burada da akla şu soru gelebilir: “O’nun kudret ve ilminin her şeyi kuşattığını ispatlamaya, göstermeye ihtiyacı mı var? Sıfatlarının tecelli etmesine ihtiyacı var mı?”

Yukarıda verdiğimiz cevaplar burada da geçerlidir. O'nun bunlara ihtiyacı yoktur. Nitekim kâinatı yaratmamışken, sıfatlarını tecelli ettirecek varlıklar yokken de O bu özelliklere sahipti. Fakat O, bu özelliklerinin bifiil tecelli etmesini istemiştir ve O'nun niçin bunu istediği konusunda kendisini sorgulayabilecek bir varlık yoktur.

SONUÇ:

Yukarıda zikrettiğimiz açıklamaların hiçbirisi “inanmamaya şartlanmış” birisini ikna etmez. Zaten bizim de insanları hidâyete erdirme gücümüz ve görevimiz yoktur. Bu cevaplar ancak inanan kimselerin inançlarının pekişmesini, inanıp da inancı zayıf olanların daha da inançlarının güçlenmesini sağlayabilir. Yine bu cevaplar, inançsız olanlar açısından bahane ve mazeretin ortadan kalkması, hüccetin kaim olması içindir.

Rabbimiz peygamberimize hitaben şöyle buyuruyor:

"Sen hatırlat; zira sen sadece bir hatırlatıcısın. [Onları zorla imana getirecek] bir zorba değilsin" (Gâşiye, 21-22)

"Sen hatırlat, zira hatırlatmak [sadece] müminlere fayda verir" (Zâriyat, 55)

Bu konuda şu âyetleri hatırlatmak gerekir:

“İnkâr edenleri uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir; onlar iman etmezler.” (Bakara, 6)

“Yeryüzünde haksız yere böbürlenenleri âyetlerimden uzaklaştıracağım. Onlar bütün mucizeleri görseler de iman etmezler. Doğru yolu görseler onu yol edinmezler. Fakat azgınlık yolunu görürlerse, hemen ona saparlar. Bu durum, onların âyetlerimizi yalanlamalarından ve onlardan gafil olmalarından ileri gelmektedir.” (Araf, 146)

“[Ey Peygamber!] Sen sevdiğin kimseye hidâyet edemezsin, Allah dilediğine hidâyet eder. O, kimin hidâyeti hak ettiğini en iyi bilendir” (Kasas, 56)

Rabbimiz, yaratılış sebebimizi hakkıyla kavramayı ve bu sebebe uygun davranmayı cümlemize nasip eylesin.