Cihat, “Allah’ın birliğini ve Resûlullah’ın peygamber olduğunu yaymak maksadıyla gayret sarfetmek” mânâsına gelir ve normal şartlarda bu nevi faaliyetler savaş hâricindeki usullerle yürütülür.

 

 

Cihât, İslâm’ı zor kullanarak benimsetme yolu olmayıp onun anlatılmasına ve öğretilmesine mânî olan engellerin ortadan kaldırılması için gayret sarfetmekten ibarettir. Resûlullah (s.a.v) zamanındaki savaşlar, karşı tarafın fiilen taarruzuna veya taarruz teşebbüslerine mukabil savunma niteliğindeydi.1TEMEL PRENSİP TEBLİĞDİR

Mutlak anlamda şirk ve küfür savaş sebebi değildir. Temel prensip tebliğdir. Savaş, gayr-i müslim tarafın tecavüz ve düşmanlıkta bulunması ve tebliğ vazifesine mâni olması durumunda meşrudur. Bu durumda cihat eden Müslümanların gâyesi, bir kimseyi zorla dinlerine çekmek değildir. Belki tüm gayretleri insanlar üzerinden zulmü, haksızlığı ve baskıyı kaldırıp onlara seçme hakkı kazandırmak ve onları tercihte serbest bırakmaktır. Müslümanlara düşen vazîfe, insanlar kendi dinlerinde kalsalar bile, onlardan her türlü zulmü kaldırmak ve her türlü fesattan insanları korumaktır.2 Âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:

“Kendilerine savaş açılan Müslümanlara, zulme uğramaları sebebiyle cihat için izin verildi. Şüphe yok ki Allah’ın onlara yardım etmeye gücü yeter. Onlar, başka değil, sırf «Rabbimiz Allah’tır» dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah, bir kısım insanları diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi, mutlak sûrette, içlerinde Allah’ın ismi bol bol zikredilen manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılır giderdi. Allah, kendi (dini)ne yardım edenlere muhakkak sûrette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, güçlüdür, gâliptir.” (Hac, 39-40)

İslâm, ibadet hürriyetini sadece kendisine inananlara değil, diğer din mensuplarına da vermektedir.3  Nitekim Resûlullah (s.a.v) ile görüşmeye gelen Necran Hıristiyanları, kendilerine mahsus ibadetin vakti gelince Peygamber Efendimiz’in mescidinde ayağa kalkmışlardı. Müslümanlardan bazıları onlara mâni olmak istedi. Ancak Allah Resûlü (s.a.v):

“–Onları kendi hallerine bırakınız!” buyurdu. Necran Hıristiyanları da doğuya dönerek ibadetlerini yaptılar. 4

1Prof. Dr. Bekir Topaloğlu, “Din” mad., DİA, IX, 323. Bu mevzu, “İslâm ve Cihâd” ve “İslâm Terörü Kaldırmak İçin gelmiştir” bölümlerinde tafsilatıyla işlenecektir.

2Prof. Dr. Seyyid Kutup, İslâm’ın Dünya Görüşü, s. 32-33.

3 Kutup, a.g.e., s. 34-35.

4 İbn-i Hişâm, II, 202-207; İbn-i Sa’d, I, 357; Beyhakî, Delâil, IV, 382-387; Halebî, İnsânu’l-uyûn, III, 235.

 

CİHADIN ŞARTLARI TIKLA İZLE  >>>>https://www.dailymotion.com/video/x1wx30t

 

 

Cihâdı savaştan ibaret görmek, hakîkati ifâde etmediği gibi cihâdın Kur’ân ve Sünnet’te verilen mânâ ve muhtevâsı bakımından da eksik ve yanlıştır. “Gayret etmek, çalışmak” gibi mânâlara gelen cihâd; kalp, dil, el, mal, can, kültür, ekonomi, silâh gibi her türlü vâsıta ile yapılabilir.

CİHÂD NASIL YAPILIR?

İslâm, insanların daha çok samîmî bir kalp ve tatlı bir dille cihâd etmesini ister. Bu vazifeyi deruhte edenlere, Kur’ân-ı Kerîm’de yumuşak ve belîğ ifâdeler kullanmaları tavsiye edilir. (قَوْلًا لَيِّنًا، قَوْلًا بَلِيغًا) Gönüllerin Cenâb-ı Hak ile buluşarak ihyâ edilebilmesi için mü’minlerin mallarıyla ve canlarıyla gayret göstermesi emredilir.

İSLÂM’DA SULH ESASTIR

İslâm sulhü esas alır. Bunun en büyük delili şudur: Kur’ân-ı Kerîm, müslümanlar aleyhine çok ağır şartlar ihtivâ eden Hudeybiye Sulhü’ne “Feth-i Mübîn: Apaçık bir fetih” ismini vermiştir. Ve bu “Fetih”, Kur’ân-ı Kerîm’deki sûrelerden birinin ismi olmuştur.

PEYGAMBERİMİZ HEP MÜDAFAA HARBİ YAPMIŞTIR

Peygamber Efendimiz’in yaptığı savaşlar hep müdâfaa harbidir. Ya müslümanlara karşı yapılan saldırıları püskürtmek ya da istihbaratla tespit edilen saldırı hazırlıklarını bozmak için yapılmıştır. İlk büyük savaşın yapıldığı Bedir’e giden Peygamber Efendimiz’in niyeti harp değildi. Hicret eden müslümanların gasp edilen mallarıyla zenginleşen ve kazancıyla yine müslümanların aleyhine ordu hazırlanacak olan bir kervanı durdurmaktı. Kervan yol değiştirerek kurtuldu. Ancak Mekke’den çıkıp 400 kilometre yol gelerek tâ Medîne yakınlarına mevzilenen müşrik ordusu, defalarca teklif edilen sulhü kabul etmeyince mecbûren harbe girildi ve zaferle çıkıldı. (Vâkıdî, I, 61-65)

Uhud ve Hendek, Medîne’nin dibinde yapılan savaşlardır. Müşrikler saldırgan bir tavır içindeydi. Müslümanların kökünü kazımak için Medîne’nin üzerine sağdan soldan ordular yığıyorlardı. Allah Rasûlü -sallâllahu aleyhi ve sellem- ise Medîne’de müdâfaa harbi yapıyordu. Üstelik Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem-, şehrin çevresine hendek kazdırarak can kaybını sıfıra indirdi.

Mûte ve Tebük, şehîd edilen elçinin hakkını almak ve saldırıya hazırlanan düşmanı bertarâf etmek için yapılmıştır. Hattâ Tebük’te herhangi bir çatışmaya girilmemiş, birtakım anlaşmalar yapıldıktan sonra dönülmüştür.

Mekke’nin fethi, müşriklerin anlaşmaya ihânet etmeleri neticesinde gerçekleşmiştir. Bir de hicret eden müslümanların gasp edilmiş haklarının geri alınmasıdır. Bu, târihte eşine rastlanması mümkün olmayan bir sulh hareketi ve gönüllerin fethidir. Zira fethedilen şehirde ne yağma yapılmış, ne insanları öldürülmüş veya sürgün edilmiş, ne intikam alınmış, ne de kan dâvâsı güdülmüştür. Bilâkis hepsi, senelerce süren zulümlerine rağmen karşılıksız affedilmiştir.

Efendimiz’in diğer savaşları da bu şekilde saldıran veya saldırıya hazırlanan düşmanı durdurmak için yapılmıştır.

SAVAŞ HUKUKUNA RİAYET ETMEK

Müslümanlar, sulh için gösterdikleri bütün gayretlere rağmen düşmanla savaşmak mecbûriyetinde kaldıklarında ise belli bir hukuk dâhilinde hareket ederler. Çocuklara, kadınlara, yaşlılara, din adamlarına, savaşla alâkası olmayan işçilere, mâbetlere, hayvanlara, ağaçlara dokunmazlar. Sadece savaşan askerlere karşı silâh kullanırlar. Bununla birlikte onlara da işkence etmezler.

PEYGAMBER EFENDİMİZİN KUMANDANLARA TAVSİYELERİ

Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem- Efendimiz, herhangi bir askerî birliği sefere gönderecekleri zaman kumandana, Allâh’a karşı takvâlı, yanındaki müslümanlara karşı hayırlı olmasını ve iyi davranmasını tavsiye eder, sonra da şöyle buyururlardı:

“Allâh’ın ismiyle, Allâh’ın yolunda gazâ ediniz! Allâh’ı tanımayanlarla çarpışınız! Ganimet mallarına hıyânette bulunmayınız! Zulmetmeyiniz! Müsle yapmayınız (kulak, burun gibi âzâları keserek işkence etmeyiniz). Çocukları öldürmeyiniz!” (Müslim, Cihâd, 3; Ahmed, V, 352, 358)

Diğer rivâyetlerde Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem-:

“…Çocukları, mâbedlerine çekilip ibadetle meşgul olan kişileri[1]ve yaşlıları öldürmeyiniz![2]Kiliseleri yakıp yıkmayınız, ağaçları köklerinden kesmeyiniz!”[3] buyurmuşlar, binâların yıkılmasını da yasaklamışlardır.

Peygamber Efendimiz, gazvelerden birinde bir kadının öldürüldüğünü görmüşlerdi. Bu duruma çok üzüldüler ve derhâl kadınlarla çocukların öldürülmesini yasakladılar.” (Buhârî, Cihâd, 148; Müslim, Cihâd, 24, 25)

YAŞLILAR, KADINLAR, ÇOCUKLAR VE HİZMETÇİLER DOKUNULMAZDIR

Huneyn’de, Süleymoğulları öncü süvari birliğiydi. Hâlid bin Velid de onlara kumanda ediyordu. Bu esnâda Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem- bir kadın ölüsüne rastladılar:

“–Bu kadın bize karşı savaşanlar arasında değildi!” buyurdular. Yanındakilerden birine:

“–Hemen Hâlid’e yetiş ve ona; «Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem-, “Sakın hiçbir kadını, çocuğu, yaşlıyı ve savaş hârici işler için kiralanan kişileri öldürme!” diye emrediyor.» de!” buyurdular.[4]

Peygamber Efendimiz’e, bâzı çocukların da öldürüldüğü haber verilince çok üzüldüler ve kızgın bir şekilde:

“–Bâzılarına ne oluyor ki bugün öldürmekte aşırı gidiyorlar, işi çocukları öldürmeye kadar vardırıyorlar?!” buyurdular. Oradakilerden biri:

“–Yâ Rasûlâllah! Onlar, müşriklerin çocukları değil mi?!” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem-:

“–Sizin en hayırlılarınız da (sizler de), müşriklerin çocukları değil misiniz?” buyurdular. Sonra da şöyle devam ettiler:

HER ÇOCUK MÜSLÜMANDIR!

“–Dikkat ediniz! Çocukları öldürmeyiniz! Dikkat ediniz! Çocukları öldürmeyiniz! Her çocuk, İslâm fıtratı üzere doğar, dili dönünceye kadar böyle gider. Sonra anne babası onu yahudî veya hristiyan yapar.” (Ahmed, III, 435)

OSMANLI’DA CİHAD AHLÂKI

Mohaç Meydan Muhârebesi’nde (1528) Türklere esir düşen ve serbest kaldıktan sonra Türklerin Gelenek ve Görenekleri isimli bir kitap telif eden Macar asıllı Bartholomaus Georgievic şöyle der:

“Harp esnâsında Osmanlı ordusunda öyle sıkı bir disiplin vardır ki, hiçbir asker adâletsiz bir şey yapmaya cesaret edemez. Adâletsizlik yapan, hiç acınmadan cezalandırılır. Gözcüler ve düzen sağlayıcılar vardır… Geçip gidilen yolların kıyısındaki bağ ve bahçelerde sahiplerinin izni olmadan bir elma bile koparılamaz.” (Onur Bilge Kula, Alman Kültüründe Türk İmgesi, Ankara 1993, s. 164)

Yavuz Sultan Selîm Han Mısır Seferi’ne giderken ordunun Gebze yakınlarından geçtiği yerler, hep bağlık-bahçelikti. Sultan Selîm Han:

“Acabâ askerlerim, sahibinden müsaadesiz üzüm ve elma koparıp yediler mi?!.” diye düşüncelere daldı. Sonra yeniçeri ağasını huzûruna çağırıp:

“–Ağa fermânımdır; bütün yeniçeri, sipâhi ve azap askerlerimin heybeleri yoklansın! Heybesinde bir elma veya üzüm salkımı çıkan asker olursa, derhâl huzûruma getirilsin!” diye emretti.

Yeniçeri ağası, derhâl harekete geçerek heybeleri araştırdı. Daha sonra Sultân’ın huzûruna gelerek:

“–Sultânım koparılmış hiçbir elma ve meyve izine rastlamadık!..” dedi.

Yavuz, bu habere çok sevindi. Üzerindeki ağırlık kalktı. Sonra ellerini açarak:

“Allâh’ım! Sana sonsuz hamd ü senâlar olsun! Bana haram yemeyen bir ordu ihsân eyledin!..” diyerek duâ etti ve ağaya:

“–Şayet askerlerim izinsiz meyve koparmış olsalardı, Mısır seferinden vazgeçerdim. Çünkü, haram yiyen bir ordu ile beldelerin fethi mümkün olmaz!..” dedi.

Yavuz’un bu güzel hâli neticesinde ilâhî nusret ve inâyet tecellîleri dâimâ ona yâr olmuştur.[5]

SAVAŞTA ÖÇÜLÜ ADÂLETLİ VE İNSANİYETLİ DAVRANMAK

Görüldüğü gibi İslâm, öncelikle sulhü tercih etmekte, savaşa mecbur kalındığında ise ölçülü, adâletli ve insâniyetli davranmayı, hiçbir zaman aşırıya gitmemeyi emretmektedir. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

“Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın! Ancak aşırı gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez.” (el-Bakara, 190; el-Mâide, 2)

Savaş şartlarında bile müslüman olmayan mâsum insanların ve bizzat savaşa katılmayanların öldürülmesine izin vermeyen İslâm, savaş hâricindeki mâsum insanları öldürmeye nasıl müsâade edebilir?!.

Dipnotlar: [1] Bkz. Ahmed, I, 300; Taberânî, Kebîr, XI, 224/11562. [2] Bkz. Taberânî, Evsat, I, 48/135. [3] Bkz. Abdürrazzak, Musannef, V, 220. [4] Ebû Dâvûd, Cihâd, 111; İbn-i Mâce, Cihâd, 30; Vâkıdî, III, 912. [5] Osman Nûri TOPBAŞ, Âbide Şahsiyetleri ve Müesseseleriyle OSMANLI, s. 166-167.

 

Cihat başlıca dört kısma ayrılır.

1. Cehalete Karşı Cihat:

Bu cihat, insanlara hakkı, doğruyu ve güzeli öğretmektir. Kuran-ı Kerimde Cenab-ı Hakk, Peygamber Efendimize hitaben şöyle buyurur:

“Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır. Onlarla en güzel şekilde mücadele et.” (Nahl, 16/125)

Bir başka ayet-i kerime:

“Sizden hayra çağıran, iyiliği emreden ve fenalıktan men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erişenler onlardır.”(Âl-i İmran, 3/104)

Kur’an-ı Kerim sadece bir kavmin değil, kıyamete kadar gelecek bütün insanların maddî ve manevî, ferdî ve içtimaî yaralarını tedavi etmeye kâfi İlâhî bir tiryaktır. Bu tiryakı bütün insanlığa takdim vazifesi Müslümanlara verilmiştir.

2. Nefisle Cihat:

Bir ayet-i kerimede nefsin desiselerine karşı müminler şöyle ikaz edilirler:

“Heva ve hevesine uyma, sonra seni Allah yolundan saptırır.” (Sad, 38/26)

Peygamber Efendimiz (asm.)'da

“Cihadın en büyüğü nefisle cihattır.” ve

“Senin en büyük düşmanın, içinde bulunan nefsindir.”(Aclûnî, Keşfü’l-Hafa, Beyrut, I/143, Hadis No: 413)

hadis-i şerifleriyle bu cihadın önemine dikkatimizi çeker. Nitekim, bir harp dönüşünde,

“Küçük cihattan büyük cihada döndük.” (Kenzu’l-Ummal, IV/430, Hadis No: 11260)

buyurmakla nefsi yenmenin düşmanla harp etmekten daha zor ve daha önemli olduğunu çok veciz bir şekilde dile getirir.

3. Şeytana Karşı Cihat:

Kur'an-ı Kerim'de,

“Şüphesiz ki şeytan sizin için bir düşmandır. Siz de onu düşman tutun.”(Fatır, 35/6)

ayet-i kerimesiyle insanlara en büyük düşman olarak şeytan gösterilmiş, dolayısıyla da en büyük cihadın, bu en büyük düşmanla yapılan cihat olacağına dikkat çekilmiştir.

4. Silahla Harp Etmek:

Bu cihat devamlı olmadığı gibi herkese de farz değildir. Devletin yeterli gücü bulunması hâlinde cihat farz-ı kifayedir; yani bir gurup insanın cihat etmesiyle diğer insanlardan bu vazife düşer.

Selam ve dua ile...

 

Cihad Arapça kökenli bir sözcük cehede kökünden türemiş bir sözcüktür. Sözcüğün ana manası bir konuda ceht ve gayret yani çaba göstermektir. Cihat, cidal ve kıtal birbirine son derece yakın olarak görünen kavramlardır fakat aralarında oldukça belirgin farklılıklar vardır. Kıtalin manasında savaşmak ve katledip öldürmek var iken Cidalde ise bir üstünlük kavgası, menfaat çekişmesi ve galibiyet mücadelesi vardır.Oysa Cihat ise “gayret göstermek, ceht etmek, var olan gücünü ve kuvvetini harcamak” anlamını taşır. Cihat cidal ve kıtaldan net biçimde bir fark vardır . Bu fark da cihad sadece ve sadece Allah için yapılmasıdır.

cihayt

Cihad çalışmak, çaba göstermek, uğraşmak, gayret etmek anlamlarını taşır. İslamiyetin korunması , yayılması ve yükselmesi için her çeşit çalışmada bulunmak, uğraşmak, gayret göstermek ve bu yolda her türlü sıcak ve ya soğuk harbe girmektir. Daha açık bir ifade ile Allah (c.c.) tarafından kullarına verilmiş olan gerek bedensel gerek mali olsun bütün varlığını Allah yolunda kullanmak, harcamak ve Allah yolunda feda etmektir. İnsanın maddi olsun ya da manevî olsun bütün varlığını Allah yolunda feda etmesi Hakk’ın düşmanlarını yok edebilmesi için savaşması “cihad” olarak kabul edilir.

Müslümanlık’ta dini korumak ve yaymak amacı ile yapılan savaş olarak algılanır halk arasında. İslâm anlayışında cihadın üç önemli dönemi vardır. Hz. Muhammet’in peygamberliğinin başlangıç aşamasında yani Mekke döneminde cihat, Müslümanlara haram kılınmıştı. Çünkü bu dönemde Müslümanlar diğer inançlara mensup olanlardan hem sayıca azdılar hem de askerî ve siyasî yönden yeterince örgütlenmemişlerdi. Bu sırada cihat farklı bir anlam taşıyordu, kâfirlerin zulümlerine tahammül etmek ve sabırlı davranmak , yani pasif direniş göstermek cihat olarak kabul görüyordu. Tahammül noktası aşıldığı durumlarda ise Müslümanların, yaşama koşulları daha uygun olan bir bölgeye göç etmeleri ile sonuçlanıyordu. Hz. Muhammet’in Medine’ye göç etmesinden yani hicretten sonra cihat, savunma savaşı manasını taşımaya başladı. İlk hedef korunmaktı. Böylece saldırgan bir tavır sergileyen din düşmanlarına karşı yeni temelleri atılan İslâm Devleti’nin korunabilmesi için zorunlu olarak savaşlara girişildi. En son durumda ise Müslümanların sayıca çoğalmaları ve güç kazanmaya başlamaları ile savaşın yasak olduğu haram aylar haricindeki dönemlerde, saldırgan cihat mubah kılınmış olup bütün Müslüman kadın ve erkeklere Allah’ın düşmanlarına karşı cihat emredilmiştir. Bununla beraber hiçbir zaman İslamiyet’te savaş, başkalarını zor kullanarak ve ölüm tehdidiyle Müslüman yapma manasına gelmedi.

İslâm anlayışına göre, hiçbir bireysel menfaat düşünmeden, yalnız Allah uğruna, Allah’ın varlığı ve birliği ilkesini yüceltmek amacı ile yapılan cihat, ibadetlerin en büyüğüdür ve en önemlisidir. Cihatta ölen kişiler “şehit”, sağ olarak savaştan dönenler ise “gazi” unvanını taşımaya hak kazanırlar. Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan başlayarak yıkılışına kadar geçen zaman zarfında yapılan savaşlarda, birkaçı dışında cihat hükümleri uygulanmıştır.

Kuran- Kerim’ de bazı surelerde cihattan bahsetmektedir. Bu sureler ve ayetlerin başlıcalar şunlardır: Saf Sûresi-10-11, Fatır Sûresi -6, Tevbe Suresi- 81. Ayet, Tahrîm Suresi- 9. Ayet, Tevbe Suresi- 73. Ayet, Bakara Suresi-244. Ayet, Nisâ Suresi- 95. Ayet. Bunların dışında daha bir çok ayet Allah yolunda savaşılmasını emretmektedir.
Cihadın asıl amacı , dünyadan fitneyi ve fesadı kaldırmak ve hakkı yüceltmektir. İslâm anlayışına göre savaş, intikam, öldürme yağma, baskı ve ya zulüm etmek için değil, aksine bunları yeryüzünden yok etmek için yapılır. İslamiyet’te hiçbir şekilde zorlama yoktur.
İslâm dininde cihat, hedefsiz, amaçsız bir savaş olarak kabul edilmez. İslâm’da cihat sadece ve sadece Allah CC  yolunda yapılır.

 

Gümüşhanevi tekkesinin hâlâ akan bu berrak pınarını cevat akşit hocamızı TV5'deki programlarından zaten tanıyorsunuz. Onun için sözü uzatmak zait olur.

Hocamızla, ilmi çalışmalarını sürdürdüğü Gaye Vakfında, öğlenden akşama kadar çok samimi bir hava içinde sohbet ettik. Kendilerine yakın ilgi ve şefkatinden dolayı çok teşekkür ederim. Ayrıca kendilerinin hatıralarını da alacağımız müjdesini vereyim..Ne mutlu insanlar içinde insanlardan bir insan olabilenlere…Salih Okur 

-Muhterem Hocam, son günlerde bir yazar "abdestte ayakları mesh etmek yeterli, yıkamaya gerek yoktur" fikrini ileri sürmekte. Bu konuda neler diyeceksiniz?

-Ben o yazarın kim olduğunu bilmiyorum da, öyle diyenler var tabii... Abdestte ayakları yıkamak Kur'an'da emredilmekte:

 

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِذَا قُمْتُمْ إِلَى الصَّلاةِ فاغْسِلُواْ وُجُوهَكُمْ وَأَيْدِيَكُمْ إِلَى الْمَرَافِقِ وَامْسَحُواْ بِرُؤُوسِكُمْ وَأَرْجُلَكُمْ إِلَى الْكَعْبَينِ

 

"Ey iman edenler! Namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi ve -başlarınıza mesh edip- her iki topuğa kadar da ayaklarınızı yıkayın" (Maide; 6)

Ayetdeki, وَأَرْجُلَكُمْ kelimesinin bazı kıraatlerde esre okunması sebebiyle, ayakların yıkanmasının değil, meshedilmesinin farz olduğunu ileri sürenler bulunmaktadır. İranlılar meshediyor ve buna dayanıyorlar.

Hayır öyle değil.. Kur'an-ı Kerim'de ayetler var.

وَأَنزَلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ

"Sana zikri indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayasın"(Nahl; 44) buyruluyor.

Şimdi, hukukta biliyorsunuz, kararı vereceğiniz zaman aynı konuyla ilgili ne kadar madde yazıyorsa getirirsiniz, onların bileşkesi karar olur.

Kur'an-ı Kerim'de Resulullah'a uymamız (Maide; 92 ) ve O'nun (Sallallahu aleyhi ve sellem) Kur'an'ı açıklayabileceği (Nahl; 44) beyan edildiğine göre sünnetine gitmek zorundayız.

فَإِن تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللّهِ وَالرَّسُولِ

 

"Bir anlaşmazlığa düştüğünüz zaman onda Allah ve resulüne başvurun" (Nisa: 59) var. Başvurun ne demek? Sağlığında ona sorun, vefatından sonra sünnetine yapışın demek. Bu açık artık..

Resul-i Ekrem'in (Sallallahu aleyhi ve sellem) açıklaması sözlü, fiili, takriri biliyorsunuz. Resul-i Ekrem'in (Sallallahu aleyhi ve sellem) hiç çıplak ayağa mesh ettiği yok. Müslümanların toptan uygulamaları fiili tevatür olur. Fiili tevarüs tevatürdür. Tevatür de kesin bilgidir. Öyle ise ayakları yıkayacağız. Hatta ayakları yıkamanın ölçüsü var.

Evet, bu tür oturmuş meselelerle uğraşmak bizce yanlış. Rayına oturmuş, rayına oturduktan sonra tekrar kurcalamanın ne anlamı var? Bu, batının istediği duruma girmek demek. Onların ekmeğine yağ sürmek demek. Oturmuş yahu. Müslümanlar bir istikrara kavuşmuşken neden kurcalıyorsunuz?

"Efendim biz bilgi çağındayız. Düğmeye basıyoruz, bütün dünya kitapları gözümüzün önüne geliyor. Üç dört dil biliyoruz" diyorlar. Ben de diyorum ki, kırk tane çürük yumurtayı yan yana getirirsen bir sağlam yumurta oluşmaz. Biz çürük yumurtayız. Neden çürük yumurtayız? Çünkü biz İslam'ı yaşamıyoruz.

Bugün ilim adamı İslam'ı yaşayamıyor. Yaşamak istiyor, yaşayamıyor. Mesela, gıdamızı %100 kontrol edebiliyor muyuz? Bizim aldığımız maaş %100 saf mı? Mesela İmam-ı Azam hazretleri zamanında Bağdat'ta bir koyun çalınmış. İmam bunu duymuş "Bir koyun kaç sene yaşar" demiş. "şu kadar" o kadar sene koyun eti yememiş.

Şimdi bunu hangimiz yapabiliriz? Aldığımız maaşın içinde genelev vergisi var, kumarhaneler vergisi var. Hepsi var. "Ama caiz" Tamam biz de caiz diyoruz. Ama onların gösterdiği hassasiyeti gösteremiyoruz diyoruz.

Ben bir misal veriyorum; Bilgisayar virüsleri oluyor. Bazen bir virüs bulaşıyor, her şeyini alt üst ediyor. Benim iki bilgisayarım öyle gitti, oğlum da mühendis ama kurtaramadık.

Bu haram lokmalar da bence öyle bir virüs. Sokağa çıkıyoruz, yanlış şeyler görüyoruz bunlar virüs. Yanlış şeyler duyuyoruz bir virüs. Mesela, ben 14 sene otobüsle Edirne'ye gittim, geldim. Otobüste şarkı çalınıyor "kaderime isyan ediyorum" ağlıyor, adam. Herkes dinliyor, memnun oluyor. Kadere itiraz küfürdür. Bu söz iyi değil ki, yanlış bir söz. Bu bir virüstür. Bunlar kalbimize, beynimize giriyor. Bazen bilgisayardaki virüsü antivirüs programıyla tedavi ediyorsun. Bazen de kurtaramıyorsun.

Ben durumumuzu buna benzetiyorum. Onun için "biz haddimizi bilelim" diyorum. Evet, bilgisayar çağındayız ama onların(selefin) zihinleri saf. Onlar feraset sahibi, kirlenmemiş akl-ı selim sahipleri.

Bizde bu şey hiç yok diyemeyiz de, muhal denmez de, ama çok zor olduğu da yüzde yüz. Neden? Karışık..Kokladığımız hava karışık, yediğimiz yemek karışık.

Tabii, ilim adamı hiç durmadan araştıracak, karıştıracak ama onların da hakkını vereceğiz. Saygılı olacağız. Bizim arkadaşlarda bu saygı kısmı yok. "Biz" diyorlar "iki tane üç tane dil biliyoruz, bilgi çağındayız. Onlar ortaçağ adamı. Biz onlardan üstünüz." Ve yanlışlık oradan başlıyor sanki..

Şimdi birçok arkadaşımız 1000 sene evvel çözülen konuyu tekrar kaşıyor. Okuyun yahu, çözmüş adam. Siz niye vakit öldürüyorsunuz? Onun çözemediği boşluk bıraktığı bir şey varsa sen onu doldur.

Biz Ehl-i sünnet inancındayız. Yetişmemiz itibarıyla, sülalemiz itibarıyla, kafa yapımız itibarıyla, kültürümüz itibarıyla, bilgimiz itibarıyla. Ehl-i sünnet inancına çok bağlıyız ve onu yaşatmak azmindeyiz. Bu vakfı(Gaye Vakfı) onun için kurduk. Arkadaşlarımızın bu durumlarını gördüm, ben de yapabildiğim kadarıyla kaç kişi yetiştirebilirsem dedim.

Burada şimdi doktora yapan arkadaşlarımız, mastır yapan arkadaşlarımız var, öğrenci arkadaşlarımız var. Biz onlara Ehl-i sünnet kitaplarını okutuyoruz, karınca kararınca..

Ayakların meshi meselesine dönecek olursak, bu konuda sünnete başvuracağız. Sünnette çıplak ayakları mesh ettiğine dair bir şey yok. Aksine deliller var. Mesela;

 

وَيْلٌ لِلْعَرَاقِيبِ مِنَ النَّارِ,

 "Ayakları yıkayın, topukları da unutmayın. Topukları unutursanız ateşte yanacak"(İbnu Mace: hn: 6133) diyor, böyle bir tehdit var. Rahmet peygamberi işi sıkı yutuyor, bugünleri görmüş sanki..

-Efendim Kur'an'a abdestsiz dokunulabilir mi?

-Kesinlikle abdestsiz Kur'an'a dokunulmaz.

لَّا يَمَسُّهُ إِلَّا الْمُطَهَّرُونَ

(Vakıa / 79) gayet açıktır. Kanun evvela açık ifadesine göre uygulanır. Çözemezseniz altını ararsınız. لَّا يَمَسُّهُ "ona dokunamazlar" kim dokunabilir? "إِلَّا الْمُطَهَّرُونَ ancak abdestli olanlar." Açık yahu, gizli bir kelime değil ki bu.

Bu konuda hadisler var; "Ben hayızlı kadına mescide girmeyi, Kur'an okumayı, namaz kılmayı, oruç tutmayı helal kılmam"

Hakim bin Hizam var, Peygamber onu Yemen valisi yapmış ve ona mektup yazmış " böyle böyle davran" madde madde söylemiş. Orada var. Bu Kur'an'da var, hadiste var. Artık bunu zorlamaya gerek yok bence. Kur'an'ı abdestsiz tutup okuyamazsınız. Dinleyebilirsiz, ezbere okuyabilirsiniz ama cünüpken ezbere de okuyamazsınız, yalnız dinleyebilirsiniz. Hayızsanız ezbere okuyamazsınız, yalnız dinleme hakkınız var.

Kur'an'a ancak abdestli dokunulabilir. Ebû Dâvut, Beyhakî, Tabarânî, İbn Hibban, Hâkim'in Müstedrek'inde ve diğer hadis kitaplarında açık hadisler vardır. Bu konuda el-Mebsut, III/147; Kâsânî, I/33; Cassâs, III/415; Kurtubî, XIV/226 kitaplarına da bakılabilir.

Bir de diyorlar ki " إِلَّا الْمُطَهَّرُونَ "Ona, ancak temiz olanlar dokunabilir" ayeti, Levh-i Mahfuz'daki Kur'an içindir." Bu görüş de tutarsızdır. Çünkü Levh-i Mahfuz'a ulaşan insan var mı? Yok.. Allah (c.c.) olmayan şey için niye bir de yasak getirsin? Bu emrin biz, yeryüzünde yaşayanlar için olduğu gayet açıktır.

-Kasko sigortası hakkında neler diyeceksiniz hocam?

-Ben üniversitede 4-5 sene sigorta hukuku okuttum. Sigorta hukuku zahiren güzel gözüküyor; "kara gün dostu" "Bir insanın başına felaket gelmiş, onu kurtaracağız" Ama işin arka planına bakarsanız çok sinsice bir kurumdur. Yalnız Türkiye'de değil genel konuşuyorum. Ama trafik sigortası mecburen olduğu için mübah olur. İradeye dayalı, mecburi olmayan sigortalar kesinlikle caiz değil.

-Safer Ayının, özellikle de son çarşambasının uğursuz olduğuna dair bir inanış var halk arasında. Bu konuda düşüncelerinizi alabilir miyiz?

-Ben Anadolu'daki deyimlerin, atasözlerinin hep ayete, hadise dayalı olduğunu bilirim. Kur'an-ı Kerim'de biliyorsunuz Çarşamba günü uğursuz sayılıyor. Eski kavimler Çarşamba günü yok olmuşlar. Ama bu şimdide herkesin Çarşamba günü yok olacağı anlamına gelmez. Ama onların o gün yok olması var.

Peygamber(Sallalahu aleyhi ve sellem) psikolog demeyelim ama insanların halet-i ruhiyesine uyuyor. Mesela bir iş yapılacağı zaman içten gelerek, benimseyerek yapmak başka, zorla yapmak başka. Peygamberimiz (Aleyhissalatu vesselam) buna dikkat etmiş. Mesela "şu gün yola çıkmayın" dememiş ama kendisi Perşembe günü çıkmış, Pazartesi çıkmış. Bunlara riayet etmiş de. Bu illa "Çarşamba günü uğursuzdur, her şey ters gider" anlamına gelmez. O zaman iptal ederiz hayatı..

Bu toplum psikolojisidir. İnsanın kafasında böyle bir şey var mıydı, şaşırır, yapacağı dürüst bir şeyi bile yapamaz, karıştırır. Onun için halkın psikolojisine de dikkat etseniz iyi olur yani..

Onun için, rahmetli Hocaefendi'ye(Mehmed Zahid Kotku) senin gibi gençken sormuştum. Hani halk arasında el yıkarken sabun alıp vermezler, kavga edilir diye..Bunun doğru olup olmadığını sordum. "Bunun aslı yok da" dediler "halkın her şeyine de burnunu sokma."

Halk buna inanmış. Sen bunun tersini söylesen "vay dinsiz vay" derler, söylediğini dinlemezler, sevmezler, kabul etmezler. Dine de doğrudan doğruya bir zararı yoksa elleme gitsin.

Peygamberimiz (Aleyhissalatu vesselam) de böyle yapmış. "Çarşamba günü hiçbir şey yapmayın, uğursuzdur" demek olur mu? Olmaz. Ama halkın böyle bir telakkisine de karışmamak lazım.

-Hocam bazı kimseler kazaları olanlara kolaylık olarak bir namazda iki niyet tavsiye ediyorlar. Hem sünnete hem kazaya niyet olur mu bir namazda..

-Kesinlikle olmaz. Ameller niyetlere göredir. Neye niyet etmişseniz o vardır. Bu, modern devrin pragmatist düşüncesinin uzantısıdır. Bir iş yapacak her şeyi kazanacak, bu zamanın insanı bunu istiyor, hep böyle..Az çalışacak, çok kazanacak. İşte o düşüncenin uzantısıdır bu. Öyle şey olur mu? Sünnete niyet edersin, sünnet olur. Kazaya niyet edersin, kaza olur. Hem sünnet, hem kaza olmaz..

-Efendim, malumunuz gündemdeki meselelerden biri de gazozlardaki alkol meselesi..

-Ben Mehmed Zahid Kotku Efendi'nin yanında yetiştim. İnsan gençken çok keskin bıçak oluyor. Ondan olsa gerek, otuz sene kola ve gazoz içmedim.

Ben İmam-ı Azamcıyım. İmam Şafii hazretlerine göre alkol necistir, sidik gibidir. Bu içeceklerde de alkol var. Ona saygı duyuyor ve içmiyordum.

Bir gün Sirkeci'de Müslüman zenginler toplandılar, ziyafet verdiler. Yiyoruz tatlı tatlı..Hep dedikodu yaptılar, onun bunun aleyhinde konuştular. Birisi de dedi ki "falanca gazetede yazdı ki, gazozda alkol varmış. Onun için arkadaşlar kola içmeyelim." Bunu duyunca "Garson" dedim "bir gazoz, bir de kola getir"

Ben halktan yanayım arkadaş. O güne kadar otuz sene içmedim ama o günden itibaren içiyorum. Dedikodu iki günahtır yahu. Bir وَلَا يَغْتَب "Gıybet etmeyin" Hucurat: 49: 12) emrini çiğnemektir, Allah'ın hakkına tecavüzdür. İki; konuştuğumuz kişinin kişiliğine tecavüzdür, kul hakkıdır.

Onu yaptılar yarım saat, rahat rahat..Sonra "gazozda alkol varmış" O günden onlara inat içiyorum, halktan yana olmak için içiyorum.

Efendim, Hanefi fıkhına göre alkol necis değildir. Çünkü işte önümüzde portakal var, bunda alkol var. Biz bunu yiyoruz, helal değil mi? Elmada, üzümde, patateste de var. Şıra helal mi, helal. Şıra'da da var. Onları yiyorsun, içiyorsun. Gazozda, kolada da alkol var. Bunlar da haram değil, içmenin mahzuru yoktur. Sirkede de alkol var. Hatta çok içerseniz sarhoş eder. Ama sirke helaldir. Hatta sünnettir. Gazoz, kola v.b. meşrubattır. İçilebilir.

-Bazıları da namazdan sonra salaten tuncina okunması doğru bulmuyorlar. Size göre salaten tuncina okumak bidat mi?

- Onu okumakla çok iyi yapılıyor. Peygamberimize(aleyhissalatu vesselam) salâvat getirmek Allah'ın emridir;

إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيماً

"Allah da melekler de o Nebiye salat ederler, ey müminler, siz de ona salat edin, bol bol selam gönderin". (Ahzâb Suresi 33/56)

Salatu selamı ömürde bir kere getirmek bu ayetten dolayı farzdır. Bir mecliste Peygamberimiz(SAV) adı anıldığı zaman bir kere getirmek vaciptir. Birkaç defa anıldığında her defasında getirmek sünnettir.

Salaten Tuncina da bir salavat çeşididir. Peygamberimiz(Sallalahu aleyhi ve sellem)in bizzat tarif ettiği salavatları teberrüken okumak iyidir. Bu Salaten Tuncina, Efendimizden(Sallalahu aleyhi ve sellem) mervi olmasa bile bir salâvattır. Salâvat olduğuna göre Allah'ın kitabında emredilmiştir. Hiç bidat olur mu? O İstiklal harbinde TBMM hükümeti namazlardan sonra salaten tuncina okunması için genelge neşretmiş.

-Afet-i umumi olduğu için değil mi hocam?

-Evet..onu okutmuş. Harbi kazanmamızda gayretimiz falan ama onun da rolü var bence. Hala okumaya devam etmek lazım. Asla bidat olmaz.

-Duada ellerin ters çevrilmesi soruluyor efendim?

-Onun da yeri var. Afet oldu mu hani bana değil de toprağa ver, kimseye zararı olmasın anlamında psikolojik bir tatmindir o.

-Hocam, Banka Kredisi ile ev alma meselesine bakışınız nedir?

-Asla caiz değildir.

-Finans kurumları hakkında ne düşünüyorsunuz?

-Benim param olsa finans bankalarına yatırmam. Çünkü onlar Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına tâbidir. Bunlar anonim şirket statüsündedirler. Kurumumuz Türk sigorta kanununa tâbidir" diye bir maddesi vardır. Orada da riba vardır. Adamların niyeti şu olabilir, bu olabilir yani. Ehven-i şer filan olabilir ama ben param olsa yatırmam.

-Peki para nasıl muhafaza edilir o zaman?

-İslam'da para muhafaza edilmez ki, çalıştırılır. Her sene kırkta bir alırız, bu bir nevi cezadır. Otomatikman çalıştırılıyor, kabul ediyor. Elindeki parayı çalıştıracaksın ki piyasa para görecek ve ekonomi düzelecek. Fransa'da parayla hiçbir şey alıp satamıyorsunuz. Otobüse bile binemiyorsunuz. Biletle..Bileti nereden alacaksın? Bankadan alacaksın. Paranı oraya yatıracaksın. Yastığın altında para kullanılmadığı için adam mecburen parayı bankaya yatırıyor. Hep işi böyle karta, senede, sepete bağlamış. Halkın ne kadar para gücü var bunu bilmek için. Kanun yapacak,tedbir alacak.. Türkiye'de bu yok. Onun için kanunları isabetli yapamıyorlar. Yastık altındaki parayı bilemedikleri için isabetli karar alamıyor, kanun çıkaramıyorlar.

İslam'da da parayı çalıştırmak esas. "Arkadaş" deriz "parayı bekletirsen, zekatını alırız. İster çalıştır, ister çalıştırma. Çalıştırmasan kırkta bir, kırkta bir tüketirim seni." İşte Fransa'nın yaptığı da budur. İslam'ın 1400 sene önce söylediğini şimdi ancak yakalayabildiler. Başka yol yoktur.

-Hocam, son olarak okuyucularımıza okumaları için hangi temel kitapları tavsiye edebilirsiniz?

-Tefsir olarak Elmalılı Hocanın tefsirini tavsiye edebiliriz. İlimsel açıdan doyurucudur. Yok onu anlayamıyorsunuz, Ömer Nasuhi Hocanın halka yönelik tefsiri var, onu okursunuz. Meal olarak da Hasan Basri Çantay Hocamızın Meali-i Hakim'ini tereddütsüz tavsiye ederim. Hadis olarak Ahmed Naim ve Kamil Miras'ın tercüme ettikleri Tecrid-i Sarih'i, Siyer olarak Asım Köksal Hocanın İslam Tarihi'ni, ilmihal olarak da Ömer Nasuhi Bilmen'in İlmihalini tavsiye ederim.

-Hocam bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim.

-Ben de size teşekkür ederim.