Mesela bir insanın 46 kromozomu olması gerekir. Bu sayıda artma veya düşme meydana geldiği zamanlarda hastalıklar ortaya çıkar. 19. yüzyılda buğdaylar 14 veya 24 kromozom iken, genetik müdahaleye uğramış günümüz buğdayları 49 kromozom. Tabiî/fıtrî yapısı ifsad edilmiş bir bitki insana gıda/şifa olabilir mi?
Sadece buğday değil, pek çok gıda uğradığı müdahale yüzünden zararlı hale gelmiş durumda. Aslında şekilleri ve adları aynı, ancak özleri farklı… Gıdalarımız, 19. asırda neredeyse hepsi sahih/tayyib/leziz/temiz iken, yirminci asrın ilk yarısında uğradığı müdahale ile ne yazık ki bu aslî vasıflarını kaybettiler.
İşte bu nedenledir ki insanlar şişmanladı, hastalıklar arttı, sıhhat ve huzur kayboldu. Zenginde hasta fakir de, köylüde hasta şehirli de, işçide hasta memur da, çocukta hasta erişkin de, annede hasta bebek de, öğretmende hasta talebe de, Afrikalıda hasta Amerikalı da, Asyalıda hasta Avrupalı da, siyah derilide hasta beyaz derili de…
Allah c.c., bize iki temel uyarıda bulunuyor. İlki Taha Suresi 81’de: “Size rızık olarak verdiğim şeylerin tayyib olanlarından yiyin, bu hususta azgınlık etmeyin, yoksa gazabım üzerinize iner…” İkincisi ise Bakara 205’de: Ekini ve nesli ifsad etmeyin. Allah, ifsad edenleri sevmez.”
Kapitalizmin kendi ahlaksızlığı ile donattığı endüstri ve teknoloji, ilk olarak ekini yani buğdayın genetik yapısını değiştirdi. Buğday bozulunca insan bozuldu. Hemen her gıdaya giren unun kaynağı olan buğdayın bozulması; gıdanın vasfını, dolayısıyla tayyibliğini yok etti. Tayyiblik(temizlik) yok edilmişse, hem ruh, hem de beden sağlığı yok olacak demektir.
Endüstrileşme sayesinde mevsimlerin yapısı ve beslenme alışkanlıkları da bozuldu. Gıda, tohumdan başlayarak tüm süreçlerde müdahaleye uğradı. Her temas/müdahale onu şifa olmaktan çok, dert haline dönüştürdü. Tohumun genetik yapısı değiştirildi. Tarlaya tarım zehirleri kusuldu. Endüstriyel işlemlerle vitamin, mineral, protein hatta yağ yapısı bozuldu/yok edildi. Katkı maddeleri eklendi. Raf ömrünü uzatma adına, pişmiş tavuğun başına gelenin bin türlüsü getirildi gıdanın başına. Onlar artık şeklen gıda iseler de, biyolojik olarak gıda değiller.
Çok iyi beslendikleri halde pek çok insan artık gıda yetersizliğinden ölüyor. Ölüm nedeni, elde edememek ve yiyememek değil. Aksine hem zenginler, hem de her şeyi alıp yiyorlar. Ancak yedikleri şeylerin besinleri yok edilmiş. Buna karşın çok lezzetliler. Oysa bu lezzetlerin tümü sentetik, hepsi bilinç ve hücreleri zehirliyor.
Bir gıdanın tayyib olabilmesi için en az beş temel özelliğe sahip olması gerekir.
– Tohumun tabiî/fıtri yapısıyla oynanmamış olması,
– Gübre veya ilaç olarak tarım kimyasalı kullanılmamış olması,
– Endüstriyel işlem görmemiş olması,
– Katkı maddesi ve ağır metal içermemesi,
– Ambalajında petrokimya ürünleri olmamış olması gerekir.

Oysa günümüz gıdalarının pek çoğu bu özelliği taşımıyor. Köyden gelmesi, kendimizin üretmesi, pahalı olması, organik veya ‘helâl sertifikası’ olması yeterli değil. Tayyib olmayan bir şeye sertifika vererek helalleştiremediğimiz gibi, kötü vasıflara haiz bir ürünün organik veya köyden gelmesi de onu ‘tayyib’ kılmaz.
İster sıhhat, isterse de manevi sorumluluklar açısından olsun, market rafındaki ambalajlı gıdalardan uzak durmak şart. Bir Müslüman’ı diğerlerinden ayıran en önemli unsur günlük ibadetleri değil, yiyip içtikleri, ahlakı, adaleti ve emin olup olmamasıdır. O halde soralım: Günümüz Müslümanları bu açıdan diğer insanlardan farklı mı, değil mi?
Bizim önce midemizi ıslah etmemiz gerek… Midemizin ıslah olabilmesi için de, yediğimiz gıdaların tayyib olması şart. Ancak buradaki ‘ıslah’, batı kültürünün yaptığı ifsadı, ıslahmış gibi göstermesinden öte bir hal. Bu durumda büyük bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu belirtmek gerekiyor. İster Müslüman, isterse de gayrimüslimlerce üretilmiş olsunlar, günümüzde market raflarındaki sözde gıdaların hiçbiri, yukarıda saydığımız vasıfları taşımıyorlar. Bunların Kur’an ve Sünnet’e uygun olabilmeleri, bizim bu konudaki gayretimize bağlı. Tepkimizi ortaya koyup, taleplerimizi değiştirmediğimiz müddetçe, bu kirli düzen değişmez/yıkılmaz.
Mesela pazardan domates alıp, evde salça yaptınız. Bu salça raftan aldığınızdan biraz daha iyi, zira katkı eklemediniz, endüstriyel işlem uygulamadınız. Ama aldığınız domates, fıtratıyla oynanmış, hibrit tohumdan elde edilmiş, bolca tarım zehirlerine maruz bırakılmış. Bu nedenle hem genetik yapınızı bozacak, hem de hastalıklara yol açacak kimyasallar barındırıyor. Diğer yandan hayatta kalabilmek için yemeye de mecburuz. Biliyoruz ki, Allah’ta yapıp ettiklerimiz yahut yapmaya güç yetirdiğimiz halde yapmadıklarımızın da hesabını soracak. O halde ne yapmalı?
Evet, yemeye mecburuz ama tayyib olanları aramaya da mecburuz. Yoksa ürettirebiliriz, teşvik edebiliriz… Peki, bu konuda biz üzerimize düşenleri yaptık mı ki çaresiz olduğumuzu zannediyoruz? Kaçımız bu ince ayırımın farkında? Kaçımız bu hususlarda kafa yordu?
Kaçımız gerçek tohumların peşine düştü? Kaçımız modern hazzımızdan fedakârlık yapmaya hazır? Demek ki asıl sorun batılılarda değil, iyi ile/kötü arasındaki farkı bilemeyen bizlerde.
Biz çocuklarımızın, iyi para getiren doktor, avukat ve mühendis gibi mesleklere sahip olması için her şeyimizi feda etmeye hazırız. Ama pek çoğumuz, onları cehenneme sürükleyecek kötü bilgilerle donanıp, fıtratı ifsad etmelerini engelleyici hiçbir şey yapmıyoruz. Asıl dert, hangi gıdaları yiyeceğimiz de değil, hangilerinin gıda sahih/tayyib olduğundadır.
Tercih sizin! İster modern zamanların sahte gıdalarıyla gününüzü geçiştirin, ister onları dayatanlarla mücadele edip, hesabınızı kolaylaştırın!

KemalÖzer/İrfan Dergisi-Aralık 2014 sayısından alınmıştır.