Ebu Hüreyre (RA) anlatıyor:

     “Yedi kişi var, Allah onları hiçbir gölgenin olmadığı kıyamet gününde kendi gölgesinde gölgeler: Adil imam, Allah’a ibadet içinde yetişen genç, Tekrar dönünceye kadar kalbi mescide bağlı olan kimse, Allah için birbirlerini seven, Allah rızası için bir araya gelip, Allah rızası için ayrılan iki kişi; Güzel ve makam sahibi bir kadın tarafından davet edildiği halde: “Ben Allah’tan korkarım.” dey (ip icabet etmey) en kimse; Sağ elinin verdiğini sol eli görmeyecek kadar gizli sadaka veren kimse; Allah’ı tek başına zikrederken gözlerinden yaş boşanan kimse.”

 Bugünkü sohbetimizde Peygamberimiz (SAV)’in bir hadisi şerifini açıklamaya çalışacağız.

     Buhâri ve Müslim’in Ebû Hüreyre (RA)’dan rivayet ettiklerine göre Peygamberimiz (SAV) şöyle buyurmuştur:

     “Yedi sınıf insan vardır ki, Allah Teâlâ onları hiçbir gölgenin bulunmadığı (Kıyamet) gününde Arş’ın gölgesinde gölgelendirir. Adaletli yönetici, Allah’a ibadetle büyüyen genç, kalbi camilere bağlı kimse, Allah için birbirini seven, bu uğurda bir araya gelip bu sevgi ile ayrılan iki kimse, mevki sahibi olan güzel bir kadın tarafından birlikte olmaya çağırıldığı halde, “Ben Allah'tan korkarım.” cevabı ile karşılık veren kimse, sağ elinin verdiği sadakayı sol eli duymayacak şekilde gizli sadaka veren kimse, tenha yerde Allah'ı anarak gözleri yaşla dolup taşan kimse.”

     Şimdi bunları birer birer açıklayalım:

      1-) Adaletli Yönetici: Hatiplerimiz her cuma günü hutbenin sonunda okuyup mealini verdikleri Nahl suresinin 90’ınci ayeti, şu hususları emreder:

 

إِنَّ اللّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالإِحْسَانِ وَإِيتَاء ذِي الْقُرْبَى وَيَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءوَالْمُنكَرِ وَالْبَغْيِ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ:

 

      “Şüphesiz Allah size adaleti, iyilik yapmayı ve yakınlara bakmayı emreder; hayâsızlıktan, fenalıktan ve azgınlıktan nehyeder. Düşünmeniz için size böyle öğüt verir.”   

     Adalet, her şeyi lâyık olduğu yere koymak, doğru hüküm vermek; haksızlıktan ve taraflı davranmaktan sakınmaktır. Adaletle herkes yükümlüdür. Adaletin egemen olduğu yerde huzur vardır, güzellik vardır. Bir aile düşünün, o ailede baba aile fertleri arasında adalet ölçülerine uymaz, aile fertlerinden bazılarına farklı davranır, farklı sevgi gösterirse bu ailede huzur olur mu? Bu aile fertlerinin birbirlerine sevgi ve saygıları kalır mı? Elbette kalmaz. Aile fertleri arasında farklı davranan bir sahabeyi bakınız Peygamberimiz (SAV) nasıl uyarıyor:

     Numan İbni Beşir (RA) anlatıyor ve diyor ki: “Babam Beşir annemin baskısı ile bana bir hibede bulundu. Annem Revaha kızı Amre babama: “Sen bu çocuğa verdiğine Peygamberimiz (SAV)’i şahit kılmadıkça (yani onun tasvibini almadıkça) inanmam.” dedi. Bunun üzerine babam Peygamberimiz (SAV)’e geldi ve: “Ey Allah'ın Resûlü! Ben Amre binti Revaha’den olan oğluma bir bağışta bulundum. Fakat eşim bana sizi şahit göstermemi söyledi.” dedi. Peygamberimiz (SAV): “Numan’a bağışta bulunduğun gibi diğer çocuklarına da verdin mi?” diye sordu. Babam Beşir: “Hayır, vermedim.” diye cevap verdi. Bunun üzerine Peygamberimiz (SAV): “Allah’tan korkunuz da çocuklarınız arasında adalet ediniz.”  buyurdu.

     Babanın çocuklarına bağışta bulunurken eşit davranması ve çocuklarından bir kısmını mahrum etmek gayesiyle diğerlerini sevindirmesini Peygamberimiz (SAV)’in hoş görmediği ve bu tür haksızlıklara kendisinin şahit tutulmasını istemediği anlaşılmaktadır. Babanın ailedeki rolü ne ise yöneticinin toplumdaki durumu da aynıdır. Hatta yöneticinin durumu daha önemlidir ki, Peygamberimiz (SAV) yöneticiyi örnek vermektedir. Çünkü toplumun birlik ve kardeşliğini korumak ve toplumda meydana gelecek huzursuzluğu önlemek için yöneticinin âdil davranmasına ve haksız davranışlardan uzak durmasına daha çok ihtiyaç vardır. İnsanlar arasında hükmederken, hakemlik yaparken veya herhangi bir olaya şahitlik ederken adalete uymak Kur’an’ın emridir.

     Kur’an şöyle buyuruyor:

 

إِنَّ اللّهَ يَأْمُرُكُمْ أَن تُؤدُّواْ الأَمَانَاتِ إِلَى أَهْلِهَا وَإِذَا حَكَمْتُم بَيْنَ النَّاسِ أَن تَحْكُمُواْ بِالْعَدْلِ إِنَّ اللّهَ نِعِمَّا يَعِظُكُم بِهِ إِنَّ اللّهَ كَانَ سَمِيعاًبَصِيراً:

      “Allah size, mutlaka emanetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne kadar güzel öğütler veriyor. Şüphesiz Allah, her şeyi işitici, her şeyi görücüdür.” (NİSA SURESİ – 58. AYET)

 

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ كُونُواْ قَوَّامِينَ لِلّهِ شُهَدَاء بِالْقِسْطِ وَلاَ يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ عَلَىأَلاَّ تَعْدِلُواْ اعْدِلُواْ هُوَ أَقْرَبُ لِلتَّقْوَى وَاتَّقُواْ اللّهَ إِنَّ اللّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ:

 

     “Ey müminler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adil olun, çünkü o, takvaya daha yakındır. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”  (MAİDE SURESİ – 8. AYET)

     İnsan genelde biri maddî diğeri de manevî olmak üzere iki şeyin etkisinde kaldığında haksızlık yapar ve adaletsiz davranır. Bu iki şeyden birisi maddî çıkardır. Bir yöneticiye rüşvet verilirse haktan uzaklaşır ve haksız hüküm verir. Rüşvete başvuran kimse hakkı olmayan bir şeyi elde etmek için bu yolu seçer. Rüşveti kabul eden kimse de bu davranışı ile hakkı örtbas eder. Böyle bir gaye için bir şey vermek, almak ve buna aracı olmak da yasaktır, günahtır. Çünkü rüşvet, haklıyı haksız, haksızı da haklı yaparak adaletin ortaya çıkmamasına ve haksızlıkların yayılmasına sebep olur. Rüşvet, kişiler için olduğu kadar toplumlar için de çok kötü sonuçlar doğurur. Rüşvetin yaygın olduğu yerde emniyet ve güven olmaz. Sosyal düzen bozulur. Parası olan işini yapar, parası olmayan haklı da olsa işini yapamaz. Toplumda şikâyet ve rahatsızlıklar had safhaya ulaşır. Bunun içindir ki Peygamberimiz (SAV): “Rüşvet alan da veren de Cehennemdedir.” buyurmuştur. İşte rüşvet almayı ve rüşvetle iş görmeyi adet edinen kimse, adaletten ayrılır ve haksızlık yapmış olur. İkincisi, yani insanı adaletsizliğe sevk eden ikinci husus da kişinin veya kişilerin duygusal davranmalarıdır. Hakkında hüküm vereceği veya şahitlik yapacağı kimse akrabası, yakını ve tanıdığı veya aynı düşünceyi paylaştığı kimse ise duygusal davranarak hakkın ortaya çıkmasına engel olur. Mealini sunduğumuz Ayet-i kerimede bu husus hatırlatılmış ve böyle bir durumda bile adaletten ayrılmamamız emredilmiştir. Kur’an, bir başka ayette de şöyle buyurur:

 

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ كُونُواْ قَوَّامِينَ بِالْقِسْطِ شُهَدَاء لِلّهِ وَلَوْ عَلَى أَنفُسِكُمْ أَوِ الْوَالِدَيْنِ وَالأَقْرَبِينَ إِن يَكُنْ غَنِيّاًأَوْ فَقَيراً فَاللّهُ أَوْلَى بِهِمَا فَلاَ تَتَّبِعُواْ الْهَوَى أَن تَعْدِلُواْ وَإِن تَلْوُواْ أَوْ تُعْرِضُواْ فَإِنَّ اللّهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرا:

 

     “Ey müminler! Adaleti titizlikle ayakta tutun, kendiniz, ana babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara (sizden ) daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten ayrılmayın, (şahitliği) eğer bükerseniz yahut şahitlik etmekten kaçınırsanız (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”  (NİSA SURESİ – 135. AYET)

     Ayet-i Kerime, hakkında şahitlik edeceğimiz kimseler, hayatımızın sebebi olan anne ve babalarımız dahi olsalar doğruyu söylemekten ve adaletten ayrılmamamızı emretmektedir. “Adalet mülkün temelidir” sözü ne kadar anlamlıdır. Ülkeler silâhla alınır, ancak adaletle korunur. Bir ülkede adalet olmazsa zulüm ve haksızlıklar alabildiğine çoğalır ve toplumun huzurunu kaçırır. Toplumun birlik ve kardeşliğini bozar. Adalet kâinatın düzenidir. Ahlâki bir fazilettir. Kıyamet günü Allah Teâlâ’nın en çok değer vereceği kimselerin adaletle iş görenler olduğunu Peygamberimiz (SAV) bildirmiş ve şöyle buyurmuştur:

     “Kıyamet gününde insanların Allah Teâlâ’ya en sevgili olanı ve Allah’a en yakın makam ve mecliste bulunanı âdil yöneticilerdir.”

      2-) Allah’a İbadetle Büyüyen Genç: Bir gencin Allah’a ibadetle büyümesi demek, erginlik çağına geldiği andan itibaren Allah’a karşı yükümlü olduğu ibadetleri aksatmadan yapan; kendisine, ailesine, içinde yaşadığı topluma ve hatta insanlığa yararlı olacak işlerle meşgul olan genç demektir. İnsanın çocukluk, gençlik ve yaşlılık olmak üzere üç dönemi vardır. Bunların en önemlisi ve insan hayatı üzerinde en etkili olanı hiç şüphe yok ki gençlik dönemidir. Genelde bu dönem insanın sağlığı yerindedir. Olaylara karşı duyarlıdır, dayanıklıdır. Yapmak istediği her işi yapabilecek güçtedir. Allah’a karşı ibadet görevlerini de neşe içerisinde yapar. Gençliğin önemi, her nimet gibi elden çıktıktan sonra bilinir. Bir şair bunu şöyle ifade eder:

     “N’olaydı gençlik bir daha geri gelseydi de yaşlılığın bana yaptığını ona anlatsaydım.” Fakat geçen günler geçmiştir. Onları geri getirmek mümkün değildir. Onun için gençlik elde iken onun kıymeti bilinmeli ve iyi değerlendirilmelidir. İşte gençliğini iyi değerlendirenleri Allah Teâlâ kıyamet gününde mükâfatlandıracaktır.

     3-) Kalbi Camilere Bağlı Kimse: Camiler, Allah’a ibadet edilen yerlerdir, ruhun huzura erdiği mekânlardır. Buralarda sadece Allah’a ibadet edilir. Kalbi camilere bağlı demek, beş vakit namazını camilerde cemaatle kılan demektir. Gerçi namaz her yerde kılınır, ancak camilerde cemaatle kılınması, camilerin yalnız Allah’a ibadet edilen yerler olmaları hasebiyle sevabı daha çoktur. Kalbi camiye bağlı kimse bu sevaba talip olan kimsedir.

     4-) Allah İçin Sevmek: Sevgilerin en güzeli bir insanı Allah için sevmektir. Tanımadığımız ve fakat sevdiğimiz pek çok insan vardır. Bunları görmediğimiz gibi aramızda herhangi bir çıkar ilişkisi de söz konusu değildir. Onları sadece Allah için ve Allah rızasına uygun yaptıkları işler sebebiyle severiz. Peygamberimiz (SAV)’in arkadaşları ilk Müslümanlar, İslâm’a hizmet etmiş olanlar, bu görmediğimiz halde sevdiğimiz kimselerdendir. Bunları niçin seviyoruz? Çünkü bunlar Peygamberimiz (SAV)’e ilk inanan ve bu uğurda her türlü fedakârlığa katlanan kimselerdir. Bunları bu özelliklerinden sebep severiz ve saygı ile anarız. Daha doğrusu Peygamberimiz (SAV)’i sevdiğimiz için severiz. Nitekim Peygamberimiz (SAV): “Her kim benim ashabımı, arkadaşlarımı severse bana olan sevgisinden dolayı sever.”  buyurmuştur.

     İnsan Peygamber (SAV)’i de Allah sevgisi sebebiyle sever. O halde bu sevgi Allah için olan bir sevgidir. Birbirini Allah için sevenlerle ilgili olarak Peygamberimiz (SAV),şu müjdeyi veriyor: “Allah Teâlâ buyuruyor: “Benim hoşnutluğum uğrunda sevişenler için, Peygamberlerin ve şehitlerin bile imrenecekleri derecede nurdan kürsüler vardır.”

      Ne mutlu Allah sevgisi gönlünde yer etmiş olanlara ve yine ne mutlu Allah için birbirini sevenlere.

     5-) Allah Korkusu: İnsan nefsi, arzu ettiği her şeyi ayıp ve yasak ayırımı yapmaksızın yapmak ister. İyiyi kötüden ayıran, ayıp ve yasak gözeten akıldır. İnsan, aklı sayesinde ayıp ve yasaklardan uzak durup iyi ve yararlı olan şeyleri yapmak ister. Aklı olan insanın kötülüklerden, ayıp ve çirkin işlerden uzak durmasını sağlayan, ya kanun veya Allah korkusudur. Bunlardan en etkili olanı hiç şüphe yok ki Allah korkusudur. Çünkü insan bir kötülük veya haksızlığı, insanlardan, dolayısıyla kanundan saklı olarak yapabiliyorsa, onu yapar. İnsanlar, onun bu yaptığından haberdar olmadığı için onu cezalandırmaz ve böylece yaptığının yanına kaldığını sanır. Ancak Allah’a inanan ve bütün yaptıklarından haberdar olan ve bir gün O’nun tarafından sorgulanacağını bilen kimse yalnız da kalsa kötülük ve haksızlık yapmaz. Her zaman ve her yerde Allah Teâlâ’nın kendisini gözetlemekte olduğunu ve hiçbir şeyi O’nun bilgisi dışında yapmasının mümkün olmadığını bilir ve ona göre kendisine çeki düzen verir ve bu hususları ifade eden şu ayetleri hatırlar:

 

إِنَّ اللّهَ لاَ يَخْفَىَ عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الأَرْضِ وَلاَ فِي السَّمَاء:

 

     “Şüphesiz ki ne yerde ne de gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz.”  (ALİ-İMRAN SURESİ – 5. AYET)

    

وَإِن تُبْدُواْ مَا فِي أَنفُسِكُمْ أَوْ تُخْفُوهُ يُحَاسِبْكُم بِهِ اللّهُ:

 

     “İçinizdekileri açığa vursanız da gizleseniz de Allah ondan dolayı sizi sorgulayacaktır.”  (BAKARA SURESİ – 284. AYET)

 

يَعْلَمُ خَائِنَةَ الْأَعْيُنِ وَمَا تُخْفِي الصُّدُورُ:

 

     “Allah gözlerin hain bakışını ve gönüllerin gizlediğini bilir.”  (MÜ’MİN SURESİ - 19. AYET)

أَيَحْسَبُ أَن لَّمْ يَرَهُ أَحَدٌ:

 

      “Kimse onu görmedi mi sanıyor?”  (BELED SURESİ – 7. AYET)

     Ayet-i kerimelerde Allah Teâlâ’nın, insanın yaptıklarını değil, gönüllerinde sakladıklarını ve tasarladıklarını da bildiği ifade edilmektedir. Böyle bir inanca sahip olan kimse nerde olursa olsun, bir şey yaparken kendisini Allah Teâlâ’nın gördüğünü ve bunlardan bir gün kendisini sorgulayacağını düşünerek sözlerinde ölçülü ve işlerinde dikkatli olur. Burada İmam Gazalî’nin “İhyau Ulûmi’d-Din” adlı eserinde rivâyet ettiği şu olayı nakletmekte yarar görüyorum:

     Muaz b. Cebel Hz. Ömer (RA)’ın zekât tahsildarı idi. Zekât tahsilinden dönünce evine eli boş geldi. Eşi kendisine: “Hani diğer zekât tahsildarlarının dönüşlerinde evlerine getirdikleri şeylerden (hediyelerden) sende bir şey yok, niçin bir şey getirmedin?” diye çatınca, Muaz (RA): “Gözcü vardı, beni gözetliyordu, onun için bir şey alamadım.” dedi. Eşi, bu sözden Hz. Ömer (RA)’ın kendisini gözetlettirdiğini anlayarak: “Ne demek, sen Peygamberimiz (SAV)’in ve Hz. Ebû Bekir (RA)’ın zamanında güvenilir birisi olduğun halde nasıl olur da Ömer seni gözetlettirir?” dedi. Bunu kadınlar arasında konuşarak Hz. Ömer (RA)’tan yakındı. Hz. Ömer (RA) bunu duyunca Muâz (RA)’ı çağırttı ve: “Ben seni gözetlettim mi? diye sordu. Muâz (RA): “Hayır, ben ancak bu sözle mazeret beyan etmek istedim.” dedi ve gülüştüler.

     Esasen Muaz b. Cebel (RA) yalan söylememişti. Çünkü gözetleyen Allah’tı. Zaten Muaz (RA) da onu kastetmişti. Fakat eşi bu sözden Hz. Ömer (RA)’ın gözetleyici görevlendirdiğini anlamıştı. Allah korkusu ahlâka yükseklik veren bir duygudur. Merhum Şair M. Akif ERSOY ne güzel söylemiş:

     “Ne irfandır veren ahlâka yükseklik ne vicdandır, Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır. Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havf-ı Yezdan’ın  Ne irfanın kalır tesiri katiyyen ne vicdanın.”

     Allah korkusu ve saygısı gönüllerinde yer etmiş olan kimselerin dünyada mutlu yaşayacakları gibi âhirette de büyük ecirlere ereceklerini Kur’an-ı Kerim müjdelenmiş, şöyle buyurmuştur:

 

وَأَمَّا مَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ وَنَهَى النَّفْسَ عَنِ الْهَوَى:فَإِنَّ الْجَنَّةَ هِيَ الْمَأْوَى:

 

     “Rabbinin makamından korkan ve nefsini kötü arzulardan şüphesiz varacağı yer cennettir.” (NAZİAT SURESİ – 40/41. AYET)

وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ:

      “Rabbinin makamından korkan kimselere iki cennet vardır.”  (RAHMAN SURESİ – 46. AYET)

     6-) Sadakayı Gizli Vermek: Kur’an-ı Kerim şöyle buyuruyor:

 

إِن تُبْدُواْالصَّدَقَاتِ فَنِعِمَّا هِيَ وَإِن تُخْفُوهَا وَتُؤْتُوهَا الْفُقَرَاءفَهُوَ خَيْرٌ لُّكُمْ وَيُكَفِّرُ عَنكُم مِّن سَيِّئَاتِكُمْوَاللّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ:

     “Sadakaları açıkça verirseniz, ne iyi olur; yok eğer onları gizler de öyle fakirlere verirseniz bu sizin için daha hayırlıdır ve günahlarınızın birçoğunun bağışlanmasına sebep olur. Bilin ki Allah her ne yaparsanız hepsinden haberdardır.”  (BAKARA SURESİ - 271. AYET)

     Ayet-i kerime yoksullara ve kimsesizlere verilecek sadakanın açıkça da; gizli olarak da verilebileceğini, ancak gizli olarak vermenin açıkça vermekten daha hayırlı olduğunu ifade etmektedir. Çünkü gizlice verilen sadaka, hem gösterişten uzak olur, hem de yoksulun onuru korunmuş olur. Ancak açıkça vermekten maksat, başkalarını da sadaka vermeye teşvik gibi bir amaç taşıyorsa, o zaman açıkça sadaka vermek daha faziletlidir. Nitekim Peygamberimiz (SAV): “Gizlice sadaka vermek, açıkça vermekten efdaldir. Açıkça verdiğinde kendisine uyulmasını isteyen kimse için de açıkça vermek efdaldir.” buyurmuştur. Farz olan zekâta gelince, onu açıkça vermek daha faziletlidir. Zira Allah Teâlâ zekâtla ilgili olarak şöyle buyurur:

 

خُذْ مِنْ أَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ وَتُزَكِّيهِم بِهَا:

 

     “Onların mallarından sadaka (zekât) al. Bununla onları (günahlardan) temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin.”  (TEVBE SURESİ – 103. AYET)

     Bu ise zekâtın açıktan alınmasını göstermektedir. Ayrıca bunun gizli olarak verilmesinde, bir takım suçlamaları üzerine çekme, halkı da “Bu adam zekât vermiyor” şeklinde sû-i zanna düşürme tehlikesi vardır. Nitekim Peygamberimiz (SAV), nafile namazları genellikle evde kıldığı halde farz namazlarını açıkça ve cemaat halinde kılmıştır. Namazda töhmeti ortadan kaldırmak için farz ile nafilenin durumları nasıl değişik ise zekâtta da öyledir. Diğer taraftan zekâtı açıktan vermek, Allah’ın emrine uyulduğunu gösterir. İşte Allah Teâlâ, sırf O’nun hoşnutluğunu kazanmak, riyadan ve desinler düşüncesinden uzak olarak sadakalarını gizli verenleri kıyamet gününde Arşı'nın gölgesinde gölgelendirmek suretiyle mükâfatlandıracaktır.

     7-) Tenha Yerde Allah'ı Anarak Gözleri Yaşarmak: Allah her zaman ve her yerde anılır. Ancak tenha yerde Allah’ın anılması gösterişten uzak bir davranıştır. Tenha bir yerde Allah’ı anarak gözlerin yaşarması, hem Allah’tan korkmanın hem de O’na duyulan derin bir saygının ifadesidir. Allah Teâlâ kulunun riyadan uzak bu davranışından hoşnut olmaktadır. Nitekim Peygamberimiz (SAV) şöyle buyurur: “Allah katında iki damla ve iki izden daha sevimli bir şey yoktur: Allah korkusundan dolayı akan yaş ve Allah yolunda dökülen kan damlaları. İki ize gelince: Allah yolunda (savaşırken) alınan yara izleri ile Allah’ın farzlarından birini ifa ederken meydana gelen izlerdir.”

      Allah korkusundan ağlamak konusu üzerinde pek çok hadisler vardır. Bu hadislerden bir tanesini daha naklederek bu konuyu tamamlamış olalım. Peygamberimiz (SAV) buyuruyor: “Sağılan süt memeye girmediği gibi Allah korkusundan ağlayan kimse de cehenneme girmez. Allah yolunda savaşırken meydana gelen tozla cehennemin dumanı birleşmez.”

     Peygamberimiz (SAV), bu yedi sınıf insanın kıyamet günü peygamberleri dahi imrendirecek bir dereceye yükseleceklerini, Allah’ın gölgesinde gölgelenme mutluluğuna ereceklerini müjdeliyor. Ne mutlu bu yedi sınıfın içerisinde yer alanlara. Allah, hepimizi bu mutlu kişilerden eylesin. Âmin.

MAHŞER ile ilgili görsel sonucu