Hatırlarsanız geçen haftaki yazımda bir taraftan İngiliz Sünniliğinin diğer taraftan İngiliz Şiiliğinin günümüzde nasıl âriflerin İslam'ını sahadan sildiğinin sebepleri üzerinde derin düşünmek gerektiğini vurgulamış ve çağımızın önemli bir düşünürünün bir kitabına özellikle atıfta bulunmuştum.

Malum olduğu üzere, bütünden parçaya inme yöntemi âriflerin dergahında öğretilen bir varlık felsefesi idi ama o mektebin siyaset mevkiindeki takipçileri siyasi analizlerini de buna göre yaparlardı..

Binaenaleyh bugün Ortadoğu'da olup bitenleri anlamak için her şeyden evvel çok yüksek ölçekten bir harita çıkarıp sonra derece derece inerek daha dar ölçekli haritalar üzerinde çalışma yapmak gerekir. Fakat o kadim gelenekten uzaklaştığımızdan beri sadece parça üzerinde duran, günlük, gazeteci tarzı diye tabir edilen analizler öne çıkar oldu. Ne mahzuru var ki diyebilirsiniz fakat idari hayatın aşırı bürokrasisi içerisinde okumaya, dinlemeye, tedebbür etmeye vakti olmayan yönetici sınıfının dış siyaset vizyonlarında bunların tesirlerinin çok mühim neticeler doğurabildiğini de unutmamak gerekir. Her ne kadar bunların arasında az dahi olsa yüksek ölçekten daha dar alana inen tecrübeli, Orta Asyalı değişiyle “ak sakallı” analiz sahipleri bulunmaktaysa da itibar buna değildir artık. Manevi iktisadın arz-talep dengesi “Mârifet iltifata tâbidir, müşterisi olmayan mârifet de zâyidir” kuralıyla işler.

Şunu hiç hatırdan çıkarmamalıyız ki emperyalist zihniyetteki devletlerin uluslararası ilişkilere bakışlarının temel dinamiği olan ötekini “köleleştirme”, “gurkalaştırma” niyetlerinde bir değişiklik yoktur. Dil ve üslub daha diplomatik olmuştur hepsi bu kadar. Efendi kölesiyle diyaloğa bile girmez. İşte bu zihniyeti devam ettiren güçlerin bölgeyi kendi dinamiklerine bırakmamak üzerine kurulu çok yönlü projelerinin nasıl faaliyette olduğunu bilmemiz gerekiyor. Zira iyi biliyorlar ki kendi öz kaynakları bir gün yeniden ihya edilirse onları parçalamak artık mümkün olmaz. 2009 yılında vefat eden İranlı âlim Ayetullah Munteziri'nin Hâtırât'ında çok mühim bir gözleme rastladım (C.I, s.82), belki bize bazı ipuçları sunar diye sizlerle paylaşmak istiyorum. Diyor ki: “Osmanlı Devleti kudretli ve de mühim bir devlet olduğundan İngilizlerin bu devleti parçalama, tasfiye etme kararları vardı. Tahran'daki Osmanlı Sefareti'nin yakınında bir mescit bulunmaktaydı. Ekserisi sünni mezhebinde olan sefaret görevlileri çoğu zaman sabah namazlarını o mescidde kılıyor sonra işlerine gidiyorlardı. Fakat söz konusu bu camide bir hafız, bir kasidehan peyda oldu ve her sabah namazdan sonra 'Rövzey-i Hazreti Zehra' okumaya başladı”.

Bizde kaside, mevlit, naat, mersiye gibi bazı dini günlerde okunan metinlerin bir benzeri olan bu rövzelerin sadece Hz. Fatıma'nın vefatında okunanına İran'da bu ad verilir. Bazı mersiyehanlar bunu yüksek sesle okurlarken bu arada güya Hz. Fatıma'nın düşük yapmasının müsebbibi olarak gördükleri Hz. Ömer'e beddua da ederlerdi. Neyse ki 2015'te Hamaney'in verdiği bir fetva ile bu merasim bugün yasaklandı.

Munteziri şöyle devam ediyor; “Cemaatten birisi sadece yılda bir kere okunma adeti olan bu mersiyeyi bu adamın mütemadiyen her sabah aynı mescidde okumasına bir anlam veremedi ve bir gün ona; 'Sen başka rövze bilmez misin, her gün aynısını okuyup duruyorsun?' diye sordu. Adam 'Başkalarını da bilirim' dedi. Bunun üzerine; 'Peki o zaman neden her gün hep bu rövzeyi okuyorsun?' diye sorunca o mersiyehan; 'Bu işi bana birisi sipariş etti. Yarım tümen karşılığında her gün sadece bu rövzeyi burada okumamı istedi, ben de öyle yapıyorum' der. Bunun üzerine bu işten daha da kuşkulanan cemaatten o kişi; 'Peki bu işi sana kim sipariş etti?' diye sorar. Adam caddenin karşısındaki bakkalı işaret eder. Adam hemen o bakkala gider ve neden böyle bir şey istediğini kendisine sorar. Aldığı cevapla meselenin aslı anlaşılır: 'Valla doğrusunu söylemek gerekirse bunu kendim istemiş değilim. Dükkanıma şu ilerideki bahçeli binadan gelen bir beyefendi o mescidde her gün hep bu rövzeyi okutturmam için bana gün başına 2 tümen teklif etti. Ne yalan söyleyeyim ben de 1.5 tümenini kendime tutup yarım tümenini o mersiyehana vererek bu işi ayarladım. Adam bu sefer; 'Bana o binayı bir gösterir misin?' diye sorar. Gider bakar ki kapısında İngiltere Sefareti yazıyor.” Munteziri meseleyi şöyle noktalar; “İşte kardeşlerim Şii-Sünni arasındaki ihtilaf ateşi her gün daha kızışsın diye böyle projeler yaptılar ve hala yapıyorlar”.

Bugün sabah akşam sahabeye söven bazı gulât-ı şii tv kanalları var. Yayın merkezleri Londra. (Bu arada bu kanalların Tahran büroları kapatılmıştır). Diğer taraftan “Şiiler Yahudi'den beterdir ve onları öldürmek sevaptır” diye yayın yapan başka bazı gulât-ı sünni tv kanalları var. Onların da yayın merkezleri Londra. İlginç değil mi sizce?

İslam bugün Abdülvahhab versus Şirazi kıskacından acilen kurtarılmalıdır. Bunun için ithal reçeteye de hiç gerek yok. Anadolu ârif/âlim tipinin zirvesi Yunus'un dört dereceli din yorumu bizim elimizde olduğu sürece düştüğümüz yerden kalkmasını biz biliriz. Lakin bunu İslam alemine ihraç etmek lazım.

Yukarıda Munteziri'nin Hatırat'ından naklettiğimiz o kısım bana Mahatma Gandi'nin kendi hatıralarında naklettiği bir başka olayı hatırlattı. Gandi diyor ki; “Hind alt-kıtasında Hindular ve Müslümanlar ne zaman İngiliz kolonyalizmine karşı ortak hareket etmeye başlasalar hemen birileri bir gece bir inek kesip ölüsünü Hinduların geçtiği yola atardı. Bunun üzerine insanlar onları bırakıp birbirlerine saldırırlardı”. Gandi en samimi arkadaşı Abdülgaffar Han ile beraber uzun yıllar halkını bu konuda uyandırmaya çalıştılarsa da avami dindarlık her zaman kötü niyetlilerin elinde malzeme olmaya devam etti ve maalesef ediyor.

Hasıl-ı kelam; Şiiler ve Sünniler hep birlikte emperyalizme karşı yekvücûd olmadan hakiki imana eremeyeceklerdir, bunu bilsinler.. Hindu ve Müslüman inançlarının farklılığından daha mı uzaklar birbirlerinden?..

Sokağa inek başını kimin attığını görmek için ârif mi olmak lazım?…

Kaynak:Yenikuşak