Önümüzdeki 10 yılda gelecek 100 yılın tohumlarını ekemezsek, yok oluruz, demiştim.

Başta eğitim olmak üzere, fikir, sanat, kültür, medya ve gençlik'te medeniyet dinamiklerimiz ekseninde devrim yapamazsak, yaptığımız maddî atılımların hepsi boşa gider; geleceğe emin adımlarla yürümeyi geçtim, varlığımızı sürdürebilmemiz de tehlikeye girer.

Bu arada umudunu bize bağlayan mazlum ümmetin umutları da suya düşer.

Medeniyetler, şehirlerde yeşerir.

Bütün peygamberler, şehirlere gönderilmiştir. Bu mesele üzerinde derinlemesine kafa yormak zorundayız.

İlkemiz şu olmalı burada: Din, mekke'de hayat bulur; medine'de hayat sunar; medeniyet sürecinde de hayat sunar bütün insanlığa ve varlığa...

Bu yazıda hem seküler kent fikri hem de Müslüman şehir / medine tasavvuru konusunda bir iki cümle kurmak niyetindeyim.

SEKÜLER KENTLER: TAŞLAŞMIŞ, RUHSUZ MEZARLIKLAR

Öncelikle, burada kent ile şehri ayrı anlamlara sahip iki ayrı “dünya” olarak görmemiz gerektiğini hatırlatmak istiyorum bir kez daha.

Kaldı ki, Batılı düşünürler bu meselede zihin açıcı fikirler geliştirdiler. Sözgelişi, Deleuze, kent'i / city'yi, “garnizon” metaforuyla açıklarken; medine'yi / şehir'i “galaksi” metaforuyla ifade eder.

Bu ayırım, son derece kışkırtıcıdır; bu mesele üzerinde çok yazdığım için bu kadarla yetiniyorum burada.

Paul Virilio, modern seküler kentlerin “ölü mezarlıkları andırdığını» söylerken hiç de yabana atılmaması gereken bir tespitte bulunur.

Sekülerleşmeni ürünü kentleşme, şehri öldürdü çünkü. Sadece şehri değil; insanı da.

Buradaki yakıcı paradoksu görüyor olmalısınız: Modernleşme, doğuşunu kentlere borçlu aslında: Kentleşme olmasaydı, modernleşme de olamazdı. Modernleşme, kentlerle varoldu; ama şehri de, şehrin tabiî çocuğu olan insanı da yok etti.

Bunun öncelikli nedeni, kent'in bizim yaşadığımız derin bir tarihî tecrübenin ürünü olmaması: Kenti biz modernleşme serencamımızın bir sonucu olarak her şey gibi Batı'dan ithal ettik. O yüzden kent, Türkiye'de tutmadı; şehri de tuzla buz etti.

Peki, kent Batı'da tuttu mu? Tuttu ama insanı da yuttu bu arada.İnsansa kentte kendini de, kendi hakikatini de, hakikatin kendisini de unuttu tabiatıyla.

Modern kent, kalabalık yığınlardan oluşan insanın sürgün yerigerçekte: İnsanın insan olabilmesi, kalabalıkların ortasındaki sürgün yerinde yitirdiği insanî özelliklerini hatırlayabilmesi için, kentten, kent sürgününden kurtulabilmesi şart.

POLİS'TEN NET-ROPOLİS'E...

Polis'ten metropolis'e, oradan megapolis'e kadar yaşadığı serüven, insanın kentin yerine yerli yerince yerleşebileceği yeni yerler, muhkem, sarsılmaz yerleşim alanları arayışına soyunmasına yol açtı: İşte adınasanal-kent veya sanal-âlem dediğimiz net-ro-polis, bu arayış çabasının bir sonucu.

Peki sanal-kent ya da net-ro-polis ne, nasıl bir yer?

Kentin de öldüğü bir yer; yersiz-yurtsuzluk hâli. Bir kaçış mahalli. Kentin de, insanın da, hakikatin de, fizik gerçekliğin de buharlaştığı, sırra kadem bastığı bir göçebelik, tastamam bir göçüş, bir göçmüşlük labirenti.

PEYGAMBERLER YURDU: BARIŞ YURDU MEDİNE / ŞEHİR

Oysa şehir, bütün varlıkların, bütün hakikatlerin, bütün farklılıkların ve çeşitliklerin yaşanabildiği, tecrübe edilebildiği sürekli varoluş ve diriliş mekânı.

Yaratıcı'nın müdahalesine her ân hazır, tabiatın yemişlerini devşirmeye her zaman hazırlıklı bir keşif ve mükâşefe aktörü: Şehir / medine, yalnızca Müslümanlara özgü bir varoluş, bir tekevvün mekânı.

Çünkü şehir / medine, her şeyden önce peygamberlerin yurdu.

Kutlu kitabımızda, bütün peygamberlerin şehirlere gönderildikleri açıkça vurgulanır: Çünkü şehir, âlemin, varlıklar âleminin özü ve özetidir.

İnsan da, zübde-i âlemdir: Âlemin, kâinâtın, tabiatın ve bütün varlıkların dengesini korumak, sadece insanlar arasında, sadece inananlar arasında değil, bütün yaratılmışlar arasında mizanı, dengeyi, ölçüyü, adaleti temin ve tesis etmek ve teminat altına almakla mükellef kılınmıştır insan.

İnsan, varlıklar âleminin bir parçası olduğu ve varlıklar âleminde Allah'ın adaletini tesis etmekle yükümlü kılındığı için, insanın, inanan insanın başka insanlara da, başka varlıklara da, tabiata da zarar vermesi, diğer insanlar ve varlıklar üzerinde de, tabiat üzerinde de tahakküm kurması düşünülemez. İnsan bu yükümlülüğünü yerine getirdiği ölçüde hakîkî kul olur.

Bu nedenle Müslüman şehir, kendisine emanetin yüklendiği, emniyeti teminat altına almakla yükümlü kılındığı mesuliyetleri yerine getirdiği yer olabildiği ölçüde, insanı, inanmış insanı yansıtır:

Tıpkı inanmış insan gibi, Müslüman şehir de mütevazidir; âdildir; ilmin şehridir; güvenilirdir: O yüzden Müslümanların yurdu, darus's-selâm olarak adlandırılır.

MÜSLÜMAN ŞEHİRLER İNŞA EDEMEDİĞİMİZ SÜRECE....

İşte bu nedenledir ki, bugüne kadar farklı dinlere, kültürlere ve inançlara mensup toplulukların bir arada, sulh ve bütünleşme ortamı içinde yaşayabildikleri şehirleri Müslümanlar inşa etmiştir yalnızca.

Sözgelişi, Osmanlı İstanbul'unun, Kudüs'ün, Saraybosna'nın, Üsküp'ün, Kurtuba'nın, Kahire'nin, Bağdat'ın ve Şam'ın benzerleri başka medeniyetlerde görülememiştir. Farklılıkların tecrübe edilebildiği, farklılıklardan yararlanılabilen, farklılıkların farklılıklarını zenginlik ve derinlik olarak sunabildikleri şehirler yalnızca Müslüman şehirler olmuştur.

Ancak bugün Müslüman şehirler ne yazık ki, varlıklarını, canlılıklarını sürdürebilecek bir medeniyet ruhuna, medeniyet bilincine ve medeniyet iddialarına sahip olmaktan uzak oldukları için cançekişiyorlar.

Özetle, yeniden Müslüman şehirler inşa edemediğimiz sürece, dünyaya insana dair hiçbir şey söyleyemeyeceğimizi, yeniden ve taze ruh üfleyecek şekilde yenilenerek gelemeyeceğimizi iyibilelim, derim. Vesselâm.